2 Nisan 2011 Cumartesi

“BAZI SESLER” VAR.. DUYDUNUZ MU ?

23 Şubat tarihli oyun için güzel organizasyon yapmış, kendimizi hazırlamış, akşamımızı planlamıştık Burçak ile beraber. Amacımız İkinci Kat'ta "Bazı Sesler" izlemek, aynı zamanda da mekanı keşfetmekti. Çokça bahsedilen Tiyatro 0.2 'yi bir de yakından görelim, in-yer-face akımını bir test edelim dedik.

Oyun saatine kadar bütün organizasyon yerinde ilerlemekteydi, hatta önceden ayırtmış olduğumuz biletlerimizi 20:30'da mekandan aldık, bir de üstüne yakınlarda kahve içtik. "Oyuna 10 dakika kala kapıları açıcaz" yönlendirmesi üzerine 10 dakika kala mekana gittiğimizde Sami Bey bizlere dedi ki "Bir oyuncumuz sakatlandı, yetişebilir diye düşünmüştük fakat hala hastanede olduğu için oyunu iptal etmek zorunda kaldık" dedi. Süzgün suratlarla birbirimize baktık ve geçmiş olsun diyip mekandan ayrıldık.


Üzerinden bir miktar zaman geçtikten sonra nihayet programlarımızı uydurduk ve İkinci Kat ile ikinci, ama aslında birinci randevumuz için harekete geçtik.

Oyunun başlaması gereken saati (21:00) 10 dakika geçmişti ki salona alındık ve içerinin ambiansını algılama çalışmalarına giriştik. Beyoğlu'nun klasik yüksek tavanlı, kocaman pencereli apartmanlarından birinin içindeydik. Kamufle edilme gereği duyulmayan pencereler de yerli yerinde durmaktaydı. Daha fazla incelemeye fırsat kalmadan oyun başladı..


Bazı Sesler, İngiliz yazar Joe Penhall tarafından 1994 yılında kaleme alınmış, yazarın ilk uzun oyunu. Yazar bu oyunla birtakım ödülleri kucaklamış, hatta oyun 2000 yılında senaryolaştırılarak sinema dünyasına da kazandırılmış.

Broşür der ki ; “Var olan düzendeki bağımlılıklarımızla bir yüzleşme. Düzenin raylarını yerine oturtmaya çalıştığımız dünyamız. Hayatımızın yönlendiği gerçekler. Atlar. Alkol. Seks. Politika. Şiddet. Aile. Bazı Sesler kendi sesini unutmaya başladığın ve yabancılaştığın dünyana yükesk sesle sesleniyor. Dengeni bozan ve yön duygunu tekrar bulmanı cesurca isteyen bir yolculuğa çıkartıyor.”


Şizofrenik Ray’in yaşadıklarını konu alıyor oyun. Ray bir kadınla tanışıyor ve kendi hayatı çok yerinde ve yolundaymış gibi bir de kadının karmaşık hayatına dahil oluyor. Ray’in hayatını düzene sokmaya çalışan abisi ise her düştüğünde tutup kaldırıyor onu. Kadın’ın hamileliği, peşindeki vazgeçemediği sevgilisi de bire bin katıyor tabii..Bu ortamda Ray’in yaşadığı inişli-çıkışlı, gidişli-gelişli, neşeli-bunalımlı hikayesini izliyoruz.


Ray’i oynayan Ushan Çakır çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Zaten şu aralar pek bahsediliyor kendisinden ortalıklarda. Genç yetenek olarak ismi anılıyor. Dedikleri kadar da varmış diyebilirim. Ray’in bu sürekli değişimli ruh hailini gayet iyi yansıtıyor seyirciye. Aslında bir Bartu Küçükçağlayan havası algılamadım değil kendisinde. Bu rolü Ushan oynamasa Bartu oynarmış, tam onun tarzı dedim kendi kendime. Umarım Ushan Çakır da kafama bu tip rollerle kazınmaz.


Oyundaki tek bayan Gülce Oral da oldukça etkileyici. Gülce de son dönemlerde kendinden bahsettiren genç oyunculardan. “Kebap”taki rolüyle de sözü edilmekle beraber Bazı Sesler’deki performansı da görülmeye değer.


Tarkan Çeper, Ünal Yeter ve Deniz Karaoğlu da tek tek kendini izlettiren performanslarla sahnedeler. Yani oyunu keyifle izleticek oyunculuklar görmek mümkün.

Oyun boyunca bol bol bira içiyor oyuncular. Üstelik gerçekten içiyolar yani şişeler sahnede açılıyor, fondipler yapılıyor. Sevişme ve dayak sahneleri de gözümüzün önünde, tabir yerindeyse suratımıza suratımıza oynanıyor. Sahnede yapılan yemeğe de ayrıca bayılırız! :)


Genel olarak in-yer-face akımına dahil olan oyunu beğendim diyebilirim. İzlerken oldukça gerildim. Haaa gergin gergin oyun izliyor olmak beni bazen rahatsız etti. Ama sanırım amaç seyirciyi germek olduğu için oyun amacına ulaşmış gibi görünüyor.



Fakat durum bu kadar açık, net ve vurucu olunca ben sürekli bir dış göz olduğumu hissettim. Yani oyunun seyirciyi içine alan bir ambiansı yok, onun yerine bir filmi canlı izler gibi, sizde soru işareti bırakmamacasına her şeyi önünüze seriyor.



Bu genç, dinamik, enerjik, yetenekli ve girişimci ekibi tebrik etmemek elde değil. Kaliteli bir iş çıkarmışlar ve bir pazartesi akşamında dahi mekanı seyirciyle doldurabiliyorlar.. Bir de değinmeden geçemeyeceğim bir durum var ki o da Cemre Yeşil tarafından yapılan fotoğraf-video ve afiş tasarımları. Her biri bir konseptin parçaları olan tasarımlara bayılıyorum. Açık, net, sade, etkili tasarımlar..

Oyunda emeği geçen herkesin emeğine sağlık diyorum ve sayın seyircilere bu oyunu tavsiye ediyorum.

Evet. İzlendi. Onaylandı.

Hadi bakiyim!

Bazı Sesler

Tiyatro 0.2

Yazan: Joe Penhall
Yöneten: Sami Berat Marçalı
Çeviren: Özlem Karadağ
Yardımcı Yönetmen: Banu Çiçek Barutçugil
Proje Ekibi: Eyüp Emre Uçaray, Sami Berat Marçalı
Reji Asistanı: Heves Duygu Tüzün
Müzik-Efekt Tasarım: Ersen Kutluk
Dekor Tasarım: Murat Mahmutyazıcıoğlu
Işık Tasarım: Eyüp Emre Uçaray
Kostüm Tasarım: Meltem Tolan
Fotoğraf-Video-Afiş Tasarım: Cemre Yeşil
Oyuncular: Ushan Çakır, Tarkan Çeper, Ünal Yeter, Deniz Karaoğlu, Gülce Oral

“PORNO CLUB” DER Kİ ; PORNO BİZİM İSYANIMIZ

Hiç aklımızda oyun izlemenin olmadığı bir akşamda, Barış Kıralioğlu girdi kanımıza, tuttu bizi taaaa Taksim’e sürükledi.. Apar topar kendimizi Mekan Artı’da buluverdik bir Cumartesi akşamında. Sebep ; Porno Club

Barış ilk aradığında dedim ki “yaaa bu oyun sanki gündemdeki in-yer-face akımından faydalanalım da işimize bakalım mantığıyla yapılmış gibi geliyor, pek ısınamadım..” Yookk yok ben tanırım ekibi, akım yaygınlaşmadan öncesinde başlanmıştı çalışmaya, önyargılı olma gel dedi. Kendisini haklı buldum ve gittim.Oyun Mekan Artı’da olduğu için bir miktar süzgünlükle beraber tuttuk Taksim’in yolunu..


Geçenlerde de oyunun broşürünü bir kafede görmüştük, hatta internet üzerinden da tanıtım konusunda sıkı çalıştıklarını söyleyebilirim. Daha oyun oynanmaya başlamadan önceki günlere ait birtakım ropörtajlar da bulmak mümkün, zira oyun çıkmadan ufak bir olay yaratmış.

Neyse çok uzatmadan oyuna geçiyorum..


Nişanlısı tarafından aldatılmış, hatta kendi evinde kendi yatağında nişanlısını bir adamla basmış bir genç var karşımızda. Onun karşısında ise evli barklı, ahkam kesen arkadaşı. Bu arkadaşın bir amacı var ; porno dünyasına gerçeklik kazandırmak. Bir sektör haline gelen ve bize mükemmel, kusursuz, arzulanan ama aslında elde edilmesi imkansıza yakın olan ‘sex’i izleten porno dünyasına hızlı bir giriş yapmayı hedefliyor. Kendi filmimizi kendimiz çekelim, ortalığı kırıp geçirelim, paraya da para demeylim diyor. Üstelik insanlığı bu aslında “olmayan” Porno dünyasından kurtarmayı umut ediyor. Biz de bu çerçevede ilerleyen olayları izliyoruz.

Çıkış noktasına baktığınızda oyun çok başarılı. Yine Amerika tarafından abartılmış, şişirilmiş, özendirme amaçlı porno dünyasını eleştiriyor olmasını çok isabetli buldum. Zira bireyler bu porno filmleri izleyerek yüksek beklentilere girip, gerçekle yüzleşince de hayal kırıklığından yetersizlik hissine savrulup duruyorlar.


Fakat keşke ele aldığı konu kadar başarılı örgülenmiş olsaydı oyun.. Halbuki oyunu yazan ve aynı zamanda oynayan Gökhan Erarslan’ın bir oyunu Şehir Tiyatrolarında okuma tiyatrosu olarak sergilenmiş. Kendisi dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık bölümü mezunu. Acaba oyunu popüler akımla aynı yola sokma hevesine mi düşmüş diye düşünmedim değil.

Öncelikle oyunda haddinden fazla ve yersiz küfür var. Metnin büyük kısmı çeşitli küfürlerle bezenmiş. Video görüntüleriyle hareketlendirilen oyun çok büyük bölümünde seyirciye kapalı oynanırken bunun bir noktada kırılmasının mantığını çok anlayamadım.. Ayrıca bayan oyuncumuzu sahnede görmeyi o kadar istedik ki! İki erkeğin en barzist halini bütün bir oyun boyunca görmek biraz içimizi baydı..

Oyunun büyük kısmında gördüğümüz ‘rahatlık’ ile çelişen bir durum gözüme çarptı. İlk sahnede oyuncu arkadaşımız neden elini gerçekten sokması gereken yere sokmuyor acaba? Madem bu kadar sert ve gerçek olma iddasındasınız, bence aksiyona gerçekten yeltendiğini bize göstermelisiniz.. ( yeterince kapalı anlattım mı? J )


Oyun bölümler halinde sunuluyor, bu da aslında oyunu hızlandıran ve izleyici açısından izlenimi kolaylaştıran bir uygulama olmakla beraber, bütün epizotları yukarda bitirmek de bu etkiyi aynı oranda azaltmış.

Gelelim oyunculuklaraaaa.. Kamer Karabektaş belli ki çok çalışmış, rolünü çok ezberlemiş.. Ama ezberlemiş.. Yani tamam, çok kötü değildi ama vasata yakındı diyebilirim. Gökhan Erarslan ise oyuna daha hakim olduğundan (zira kendisi oyunu yazarı) daha rahattı fakat onu da çok beğendiğimi söyleyemiycem..

Herşeye rağmen eleştirdikleri noktayı çok haklı bulduğumun tekrar üstüne basmak isterim. Oyun izlenebilir, bu durumun farkındalığı arttırılabilir..

Ayrıcaaaa, burdan Mekan Artı’ya mesajım var! Oyun bittiğinde soğuktan donmak üzereydik! Halbuki içeri ne kadar da güzel klima taktırmışsınız, süs olsun diye almadıysanız onu çalıştırsanız ya biz de titremeden oyun izlesek...

Saygılar..

Porno Club

Tiyatro Myth

Yazan: Gökhan Erarslan

Yöneten: Neslihan İpek

Işık/ efekt: Soner Turan

Oynayanlar: Gökhan Erarslan, Kamer Karabektaş, Sevcan Yaman

MASKELİLER

Uzun zamandır keşke bi gitsem dediğim ama bilemediğim sebeplerden bir türlü denk getiremediğim Maskeliler oyununu sonunda izledim. Üstelik hiç de planlayarak değil, en plansızından ve ani bir hareketle.

Madem bir cumartesi günü boşuz o zaman bu fırsatı kaçımayalım, hadi koşun koşun gidelim bilet alalım, yetişelim.. Bu nidalarla toparlanabilen 4 kişi olarak önce başka bir oyuna gitme niyetindeydik.. Evet bunu buradan itiraf etmekte hiçbir çekince de görmem :) Aslında biz Arzunun Onda Dokuzu’na gidicektik ama oyunlarda bir değişiklik olmuş, onun yerine Aşk Halleri vardı. Biz de matinede Aşk Halleri izlemekten vazgeçip rotamızı suarede Maskeliler’e çevirdik..


Sayfa sayfa yazılacak kadar ödüllü bu oyun, 2008 yılından beri oynuyor olmasına rağmen halen salonları doldurabiliyor. Şimdi tekrar bir göz attım da, oyuncuların üçü de en az birer ödül almış. Sahne tasarımı ödüllendirilmiş, bir de en iyi prodüksiyon seçilmiş. Evet evet yönetmen de ayrıca bir ödül almış.

Hava biraz soğuk olduğu için olsa gerek, gelemeyen birtakım izleyicilerin yerine kurulduk, önlere yakın ortalardan izledik oyunu, keyfimize diycek yok! Ama tabii oyun başlayan kadarki “abiii ya birileri gelir de kalkın orası bizim yerimiz derse?” tedirginliğimiz görülmeye değerdi. Sanki birini bekliyormuşuz da gecikmiş gibi sürekli içeri girenleri kolaçan eder halimiz çok komikti. Neyse ki ışık sönüp oyun başlama işareti verildi de rahat bir nefes aldık.


Oyun başladıktan az sonra kapıda bir gürültü oldu, dedik herhalde geç kalan bir seyirci cıngar çıkarmak suretiyle içeriye girmeye çalışıyor. Sonradan öğrendik ki içeri girmeye çalışan bir basın mensubuymuş! “Ben izleyemiyorsam kimse de izleyemez kardeşim” tarzı naralarıyla bir süre bizi meşgul etmeyi başaran basın mensubu kişisine buradan sitemlerimi iletiyorum..


Neyse efendim oyuna gelelim.. Uzun zamandan sonra perde kapalı başlayan bir oyuna gittik, geçmişi yadetmek gibi adeta :)

Veeeee perde..


Oyun 1990 yılında Filistin’de geçiyor. Üçü de hayata farklı tutunmuş üç kardeş izliyoruz. Ülkesini İsrail askerlerine karşı savunmak için dağlara çıkmış kardeş (Levent Üzümcü) , bir İsrailli lokantasında çalışan ve muhbir olduğundan şüphelendiği kardeşini (Mehmet Gürhan) sogulamak için şehre geliyor. Üçüncü kardeş Halit’in (Serdar Orçin) mekanında gerçekleşen bu sorgulama, üç kardeşi de köşeye sıkıştırıyor.


Savaşın acımasız yüzü, kardeşi kardeşe düşüren pislik yığını.. Savaşın pis yüzünü açıkça yaşamak zorunda kalan insanlar.. Ve tercihleri..

Broşürde oyundan bir replik aktarılmaktadır: “ Korkuyorum. Nazif’i eve taşıdığım günkü gibi. Biliyor musun, sen kaçtıktan sonra, askerler çılgın gibi ateş ettiler. Her yandan kurşun yağıyordu. Her yan göz yaşartıcı gaz doluydu. İnsanlar düşüyorlardı, bağırıyorlardı. Her şey düş gibiydi. Kafamda tek birşey vardı, kardeşimi bulmak. Birden kadınların bir çember oluşturduğunu gördüm. Orda durmuşlar, kara kargalar gibi bağırışıyorlardı. Anladım. Koştum. İttim insanları sağa sola. Yol açtılar. ‘Bu ağbisidir’ diye mırıldanıyorlardı. ‘Bu ağbisidir’. Sonra onu gördüm. Uzanmış yatıyordu oracıkta. Bir melek gibi…”


Dağlara giden abi Levent Üzümcü endamıyla göz alıyor. Üstünüze bassa sizi bile öldürebilir gibi.. O denli güçlü, o denli cevval bir adam.. Abisini sorgularken acı çekmesi, çektiği acıyı gösterme gitgellerini çok beğendim. Serdar Orçin de arada kalan ve durumu en az acıyla toparlamaya çalışna kardeş olarak çok başarılıydı. Sorgulanan konumundaki Mehmet Gürhan ise duygu ivmelerini çok iyi yansıtmış.


Yalnız oyunun 3 sezondur oynanıyor olmasından kaynaklık olabileceğini düşündüğüm bir mekaniklik vardı bazı yerlerde. Otomatikleşen bazı replikler, mimikler vardı. Bir de bol bol sırt gördük özellikle Mehmet Gürhan’dan :) Pek bi arka dönmeli ve durmalı bi oyun olmuş. Bir de o bıçak biranda Amerikan filmi olmasaydı, az biraz kan olsaydı.. Ya da onu bize bi çaktırmasaydınız pek iyi olurdu.. Tavuklara gelince.. Oyun boyunda bişiler yemeye çalıştılar, hatta yukarıdaki kafeste asılı olanı aşağıya bişiler falan da attı ama genel olarak iyi performans gösterdiklerini söyleyebilirim :)


Tek perdede ve bir solukta izlenebilen oyunu final sahnesi ise beni bitirdi.. Tabii ki ne olduğunu anlatmıycam :) Ama seyirciyi öyle bir duruma sokuyorlar ki savaşın sesini derinden duyuyor ve kendinizi savaş meydanında sanıyorsunuz. Siz tavsiyem, kapatın gözlerinizi ve dinleyin..

Önümüzdeki sezon da oynar mı bilemem ama siz ilk fırsatta gidin izleyin bence.


İBB Şehir Tiyatroları - MASKELİLER

Yazan: Ilan Hatsor

Çeviren: Nebil Tarhan

Yöneten: Taner Barlas

Dekor Tasarım: Duygu Sağıroğlu

Kostüm Tasarım: Zuhal Soy

Işık Tasarım: Murat İşçi

Efekt Tasarım: Erhan Aşar

Dramaturg: Dilek Tekintaş

Yardımcı Yönetmen: Aliye Uzunatağan

Sanat Teknik Müdürü: S. Volkan Sağırosmanoğlu

Asistanlar: Samet Hafızoğlu, Pınar Aygün, Aslı Aybars

Oyuncular:

Halit: Serdar Orçin

Naim: Levent Üzümcü

Davut: Mehmet Gürhan

26 Şubat 2011 Cumartesi

ADINDA BİLE HİCİV BARINDIRAN OYUN ; İŞSİZLER CENNETE GİDER

Sanat dolu olacak bir günün başlangıcı olaraktan Taksim Meydanı yakınlarında buluştuk. Önce Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisi için Pera Müzesi’nin yolunu tuttuk. 40 yapıttan oluşan sergiyi gezip Firda-Diego aşkı üzerine yorumlarımızı paylaştıktan sonra Ses Tiyatrosu’nun yolunu tuttuk.

Ferhan Şensoy’u ilk kez izleyecek olmanın heyecanı ile kişi başı 25 TL bilet paralarını gişeye verirken bir miktar elim titremedi desem yalan olur.

Halep Pasajı içerisindeki Ses Tiyatrosu’ndan daha içeri girerken nostalji havasını koklayabiliyoruz. O geçmiş dokusunun girişindeki dedektör, günümüzün şüpheci ve tedirgin havasını anımsatsa da içinden geçip bir tünele girmiş gibi de olabiliyoruz.

Ses Tiyatrosu ile ilgili bir Wikipedia bilgisi de iletmek isterim ;

“1885 yılında mimar Campanaki tarafından yapılan Ses Tiyatrosu 87 yıl tiyatro, 17 yıl da sinema olarak hizmet verdikten sonra 1989 yılında Ferhan Şensoy tarafından bir bölüm hissesi alınarak tekrar tiyatroya çevrildi.

Bu inşaatın masraflarının ilk kısmını, 90 günlük Ferhangi Şeyler turnesinden edilen gelirle karşılayan Şensoy, sanılanın aksine tiyatronun sahibi değil.”

Ferhan Şensoy’u ise tanımlamaya kelimeler yetmiyor adeta ; “Türk tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu, roman, deneme, günlük, tiyatro oyunu, televizyon dizisi ve sinema filmi senaryo yazarı, Ortaoyuncular tiyatro topluluğunun kurucusudur.”

Ayrıca tiyatrosunda çalışanlara düzenli maaş veren nadir sanat patronlarındandır ve hatta çalışanlarına sigorta bile yapmaktadır. Sayesinde tiyatrodan emekli olabilen kişiler vardır.

Bu bilgilerin ışığında, fuayede bir aşağı bir yukarı bakınırken, içerilere doğru biraz yürüdük, Türk tiyatrosunun ustalarının isimlerinin verildiği loca kapılarını inceledik. Sonra da salona girdik ve nostaljiyi yaşamak suretiyle kooccaman salona hayran bakışlarla bakakaldık.

Veeee oyun.. Aynı Ses Tiyatrosu gibi, yıllar öncesinin parodiler dönemini yaşayan bir oyun İşsizler Cennete Gider. Oyunu izlerken “Olacak O Kadar” izler gibi bir hisse kapılabiliyorsunuz. “Polisiye Güldürü” olarak lanse edilen oyunun güldürü olduğu kesin, fakat polisiye kısmını biz aradık pek bulamadık.. Gözümüzün nuru wikipediaya baktım, polisiye kelimesinin anlamı şuymuş : “suç ve suçlularla ilgili edebiyata verilen genel addır” Bu bağlamda baktığımızda, oyunda bir suç işleniyor, evet. Suç varsa suçlu da var. Polis de var. Hapishane de var. Eeee tamam işte polisiye buradaymış demek ki biz yanlış yerde aramışız :)

Güldürü unsuru ise ucundan köşesinden yedirilien hafif absürd öğeler, gözünüze sokarcasına yapılan - ağırlıklı politik – göndermeler ve skeç esprileri tarzı eprilerde yer alıyor.

Oyunun konusuna gelince… Oyun tanıtımından alıntı ile ; “Günümüzde rekor düzeye ulaşan işsizliğin kara mizah yoluyla anlatılarak, olayın büyüteç altına alınması...
Yüksek öğrenim görmüş bir çiftin uzun süre iş bulamayarak başlarına gelen olayların hiciv penceresinden anlatılması...
'İşimiz iş aramak' biçiminde yaşamayı sürdüren bir karı kocanın varoluş savaşımı üstüne tezelden bir çözüm dilekçisidir oyun.”

Günümüzün en büyük sorunlarından birisi olan işsizliğe fena halde maruz kalşmış bir çift.. “Ne iş olsa yaparım abi” sınırına gelmiş, yüksek okullar mezunu bir mühendis.. Sonunda canına tak ediyor ve ufak bir suç işliyor en masumundan. Hapishane günleri, hapisten kaçma maceraları ve bu sırada yine yüksek öğrenimli eşinin dışarıda halen iş arayan fakat hep umutlu, sürekli optimist, hiç vazgeçmeyen yaşantısı.

Oyunculuk dersek, her zamanki gibi.. Ferhan Şensoy’u mutlaka bir yerlerde izlemişsinizdir, aynısını sahnede de görüyoruz. Ama kendisi biraz yaşlanmış gibi. Sahnedeki albenisini kaybetmemiş olsa da kondisyon düşüklüğü fark ediliyor. Diğer oyuncular ise yine “Olacak O Kadar”vari programlardan fırlamış gibi. Binbir rolde izlediğimiz Elif Durdu ise maalesef o incecik sesini her karakterde aynı kullanarak kulaklarımızı biraz yoruyor..

Bir de oyunda sürekli “başımıza bu da geldi ama, napalım..Olur böyle şeyler” tarzı bir yaklaşım var. Her şey anormal düzeyde normal. Sinir yok, stres yok, üzülmek yok, çok sevinmek yok.. Bir naiflik abidesi :) Bütün karakterler “efendiliğiyle döven” cinsten.

İzleyicilerin yaş ortalamasının 45 olması bütün bu söylediklerimi desteklerken, her şeye rağmen salonda 150 kadar kişinin bulunması da bu tip işlerin de olması gerektiğini destekler gibiydi.. Belki de her şey gelişmek zorunda değildir.. Belki de bazen eskisi gibi kalmak gerekir.. Zamana ayak uydurmak şart değildir..


İşsizler Cennete Gider

Ortaoyuncular

Ferhan Şensoy, Serap Günaydın, Ali Çatalbaş, Elif Durdu

17 Şubat 2011 Perşembe

LYDIA - TUZLA BUZ

İçinde bulunduğum işlerle ilgili yazarken ziyadesiyle geriliyorum.. Doğruluğundan emin değilim, yani tarafsız olarak yazmam mümkün olmayacağı için samimiyetten uzak olur diye ödüm kopmakta.. Ama artık sorgulamamaya ve yazmaya kara verdim, haydi hayırlısı!



Aslında yazmaya karar verişimdeki önemli etkenlerden birisi de bizden tamamen bağımsız bir eleştirmenin gelip bizi izlemesi ve görüşlerini yazması, yani sizlere objektif bir gözden bir yazı da iletebilecek olmamdı.. Sevgili Yaşam Kaya geldi oyunumuzu izledi ve oyunla ilgili ilk yazıyı kaleme aldı..

Ikınıp sıkınıp yazamadığım oyun ise Lydia - Tuzla Buz..


Oyun Burçak Çöllü tarafından kaleme alındı ve yönetildi ve müziklendirildi.. Dramaturjisini ve ışık tasarımını&uygulamasını Onur Sarıgül, koreografilerini Anı Sağkan, dekor ve kostüm tasarımını Ayçiler Aliyeva yaptı.. Biz bir kısım insanlar da oynadık ; Yezdan Kayacan, Burkay Dokuyucu, Itır Zeren bi de ben..


Oyunun gelişim aşamasını yazsam sayfalar sürer anlatmak, ama bigün anlatmak isterim bak vaktiniz olduğunda :)




Oyunun en ilginç yanlarından birisi ise hikayesini Heredot tarihinden almış olmasıdır.. Yazar şöyle anlatır bu durumu ;

" Bu oyun, hikayesini tarihçi Heredot’ un Lydia Kralı Kandaules üzerine yazdıklarından alıyor.
Heredot’ a göre Kandaules, dünyadaki en güzel yaratığın kendi karısı olduğuna inanmakta ve karısının güzelliğiyle sınırsızca övünmektedir.Bir gün, bu övünme işini fazla ileri götürerek, en sevdiği askeri Gyges’ e şöyle der: “Gyges, sana karımın ne kadar güzel olduğunu söylediğimde inanır gibi görünmüyorsun. Çünkü kulak, göz gibi doğruyu anlatmaz insana. Sen onu bir de çıplak gör.”

Gyges, itiraz etse de kralın emrine karşı koyamaz. Kral tarafından yatak odasına saklanarak, Kraliçe’ nin çıplak vücudunu seyreder. Ve bu teşhir etme, teşhir edilme ve izleme durumu, Kraliçe’ nin olayı farkına varmasıyla beraber....."



Günümüze uyarlanmış haliyle ilgili olarak, oyunun konusunu ise şu şekilde özetlemektedir yazan-yöneten ;

"Çok zengin bir ailenin tek çocuğu, güzel Lydia, yaşadığı çevreye uyum sağlayamayan, etrafındaki ikiyüzlülüğe, zevk ve çıkar düşkünlüğüne tahammül edemeyen, içine kapanık bir genç kızken tanıştığı iş adamı Kandaules’ te, aradığı bütün doğallığı ve dürüstlüğü bulur. Onunla evlenir, ve kocasına saplantılı bir aşkla bağlanır. Lydia’ yı acımasız dış dünyadan koruyan güvenli kale, mükemmel ve efsanevi aşk, Kandaules’ te cisimleşmiştir. Ta ki, her şeye sahip olduğu halde tatmin olamayan Kandaules, bir fantezi uğruna Lydia için kıymetli olan her şeyi tuzla buz edene kadar.
Sonrasında, Lydia için acı dolu bir sorgulama, yüzleşme ve cezalandırma süreci başlayacaktır."




Oyunu yazıp bırakmayan, tanıtım yazılarıyla bu serüveni ayakta tutan Burçak Çöllü sizleri oyuna işte böyle buyur ediyor ;

"Lydia Herakles’ le randevunuza hoşgeldiniz.

Önceden belirtmeliyim ki Bayan Lydia bugün biraz sinirli. Sinirliden de fazlası, özenle gizlediği bir cinnetin kıyısında duruyor. Tabii ki, o gerçek bir hanımefendidir, kimseye kaba davrandığı görülmüş şey değil, ama yine de bugün ne yapacağı pek belli olmaz.
...
Konuyu tam bilmiyorum, kocasıyla ilgili bir sorun galiba. Zaten Bayan Lydia kocasına öteden beri fazla düşkün olmuştur. Bay Kandaules, kocası yani, Bayan Lydia' yı aldatmış mı, ahlaksız bir teklifte mi bulunmuş, artık ne olduysa.

Fantezi işte. Hangimizin fantezileri yok ki? "




Eeee bundan fazlası beni aşar diyerekten sözü Yaşam Kaya'nın www.tiyatronline.com sitesinde yayınlanan yazısına bırakıyorum ;

"Gözleri Tamamen Kapalı" ya da "Lydia"

"Kadıköy Öykü Sahne” 2010/11 tiyatro sezonunda hayata geçirilmiş güzel bir proje. Tiyatro sahnelerinin günden güne sayısının azalması –ki azaltılması- yeni sahnelerin önemini daha çok arttırıyor. İstanbul’daki teatral hayata farklı oluşumların, grupların katılması adına iyi kazanımlara ihtiyacımız var. Eskimiş isimlerin gölgesi altında yeniliklere kapanmış bir ülke tiyatrosunun durumu artık herkes tarafından daha iyi anlaşılıyor. İşte bu olumsuzluklardan sıyrılan Tiyatro Açıkça, Öykü Sahne’de kendine özgü üslubu ile farklı bir işe imza atmış. Lydia "Tuzla Buz", mitolojiden günümüze dek süre gelen kadın/erkek çatışmasındaki cinsel sapkınlıkları cesur bir anlayışla sahneye aktarıyor.

Oyunda kendisini dünyanın en güzel kadını olarak adleden Lydia, içine kapanık, sıradan hayatına genç bir adamı alarak farklılık katar. Bu adam Lydia’ nın aradığı kusursuz erkek modelinin aynasıdır. Kandaules para kazanma hırsına kapılmış, hayatını sadece estetik güzellik üzerine kurgulamış, Lydia’ nın beklentisini karşılamayacak sıradan bir insandır. Karısının dış güzelliğini iş yerindeki arkadaşına bahis yapacak kadar sapkın birisi olan Kandaules, en mahrem anını Gyages ile paylaşınca Lydia’ nın öfkesi büyük bir patlamaya neden olur. Kendisine hayat arkadaşı olarak seçtiği bir insanın en mahrem anlarını başka bir insanın gözlerine sunması, kadına sevgi/aşk kavramlarını da sorgulatacaktır.

“Gözleri Tamamen Kapalı” Filmi İle Eş Değer Bir Konu!

Hatırlanacağı üzere Arthur Schnitzler'in aynı adlı eserinden uyarlanan ve yönetmenliğini Stanley Kubrick'in yaptığı “Eyesm Widw Shut / Gözleri Tamamen Kapalı” cinsel sapkınlıklara bulaşan bir doktorun maceralarını konu alıyordu. Film, dünyaca ünlü yönetmen Kubrick’in son filmi olurken, günümüzde bıraktığı etki ile halen büyük fırtınalar koparmaya devam ediyor. Lydia oyununda filme benzer bir yapı ile karşı karşıyayız. Erkeğin kadını ile yaptığı seksi üçüncü bir şahısa sunması ve bunu yaparken eşinin güzel vücudunu bahis mevzusu haline dönüştürmesi insanın içindeki “id” duygusunun acımasız dışavurumu oluyor. Özellikle filmde dikkat ederseniz önce erkek doktorun bu tür sapkınlıklara alet olduğunu daha sonra istem dışı karısını da bu işin içine sürüklediğini görüyoruz. Konudaki karakter Kandaules için karısı bir seks objesi, bu objeye bakan gözler de arzunun ve ihtirasın küçük ayrıntıları olarak şekilleniyor. Dünyanın bugüne dek süre gelen ahlaki yapısına ters düşen anlayış insanın var olduğu her yerde gizli biçimde sürüyor. Bu noktada oyunu yazan ve yöneten Burçak Çöllü aykırı istekleri, arzuları cesur biçimde sahneye yansıtıyor. Çok başarılı. Oyunun müziklerini de gerçekleştiren genç yönetmen, Lydia Holding üzerinden kurguladığı olaylarla insanlara öteki dünyanın görüntüsünü sunuyor.

Gösteride Lydia rolünde izlediğimiz Ceren Gücükatalak performansı ile insanı sarsıyor. Lydia’ nın iç dünyasında yaşadığı travmalarda, kocasına duyduğu kinde, duygularını açıklıkla dile getirebilmiş. Aldatılan bir kadının hiç istemediği halde nasıl bir karaktere dönüşebileceğini o’ nun mükemmel performansı ile anlıyoruz. Burak Dokuyucu, Kandaules karakterinin yapısını iyi analiz etmiş, fakat düşüncelerini aktarırken biraz daha hareketli olması gerekmez mi? Karısını hiç düşünmeksizin arkadaşının gözlerine sunan sapkın Kandaules’ in para kazanma hırsı daha ön planda olabilir. Yezdan Kayacan, isteyerek ya da istemeyerek giriştiği bu sapkın oyuna alet olan Gyages’te güzel bir iş çıkarıyor, ama nedense onda bir türlü o sapık heyecanı görmedim. Çatışma Lyida ile Gyages’in konuşmalarında gizli. Yezdan Kayacan sorgulamalar sırasında heyecanını ön plana çıkarabilir. Yazdıklarım oyuncuların başarılı performanslarını asla gölgelemiyor. Sonuçta ortada ekipçe yakalanmış iyi bir enerji var.

Lydia “Tuzla Buz”, antik dönemden günümüze gelene dek sanatın aykırı bir bakış açısı olarak ele alınmış bir konu. Stanley Kubrick'in “Eyesm Widw Shut / Gözleri Tamamen Kapalı” filminden sonra, ikinci kez böylesine bir konudan heyecan duydum. Oyunun mutlaka sezon içinde görülmesi gerekir. "
(http://www.tiyatronline.com/yelestri1073.htm)






"Lydia-Tuzla Buz" oyununu, Şubat ayı içerisinde 20 Şubat Pazar 16:00 ve 28 Şubat Pazartesi 20:30'da Kadıköy Öykü Sahne'de izleyebilirsiniz..
www.oykusahne.com