20 Kasım 2011 Pazar

ŞARK DİŞÇİSİ

Bir Engin Alkan yönetimi.. Şark Dişçisi!


Provaları başladığından beri gözümün bir ucuyla takip ettiğim oyun.. Hatta bi keresinde kapıdan seslerini dinledim de korkumdan içeri bile giremedim : )


Genel provasına gidemeyeceğim için özel izinler alarak son provalarından birine gidebildim! Yanlış hatırlamıyorsam provadan çıktığımızda saat 03:00 civarıydı.. : )


Sonunda 19 Ekim 2011 prömiyer günü kuliste ekiple kaynaşma hareketleri.. Prömiyer çikolataları, çiçekler derken nerdeyse onlar kadar heyecanlandım.




Hagop Baronyan tarafından 1869 yılında kaleme alınmış olan bu oyun ilk kez sahneleniyor. Çevirmen Boğos Çalgıcıoğlu broşürde yazarla ilgili şunları söylüyor : “ Döneminin en iyi mizah yazarlarından olan Hagop Baronyan’ı bazı eleştirmenler; Ermenilerin Moliere’i kabul ederken, bazıları da hiçbir edebi değeri olmayan ‘eser’ bile denemeyecek şeyler yazan, birkaç Fransız komedisini devşirip kendine mal eden bir zavallı olarak değerlendirirler.. ”


Zira oyun Şehir Tiyatroları bünyesinde sahnelenmeye başladıktan sonra da yazar hakkında olmasa da oyun hakkında benzer iki yönlü tartışmalara şahit oldum. Demek ki yıllar eleştirenlerden hiçbir şey götürmemiş : )


Oyunun kendisine gelirseeeekkk.. Son 10 dakika anonsuuuu.. Oyunumuz başlamak üzeredir anonsuuuuuuuuu…




Veeeeeeee Selçuk Borak sahneye adımını atıyor..


Bir Ermeni kumpanyası kolbaşısı olarak Selçuk Borak çıkıyor ve inanılmaz beyefendi haliyle bize kumpanyasını anlatıyor. Nerdeeeennn nereyeeee diyerek, orkestraya sataşarak, sahneyi boydan boya arşınlayarak bizi oyun ısıtıyooorrr veee işte kumpanyaaaaaaa!


Giriş dansının hareketliliğine, coşkusuna bayılacaksınız.. Kendinizi kaptırıp aralarında dans ettiğinizi hayal etmeniz bile an meselesi! Bütün kadro sahnede döktürüyor ve kanınızı kaynatmaya başlıyor.


Şark Dişçisi Taparnigos (Çağlar Çorumlu) ve “benim paramınan adam oldu” diye ortalığı inleten karısı Marta’yı (Sevil Akı) tanıyoruz. Yaşı biraz ilerlemiş olan Marta’nın genç kocası Taparnigos, her gece diş çekme bahanesiyle gidiyor ve Marta geceleri yalnız uyuyor. Marta bu durumdan fazlasıyla rahatsız.




Diğer yanda ise çiftimizin kızları Yerenyag (Selin Türkmen).. Ebeveynleri kendisini tüccar Markar (Hüseyin Tuncel) ile evlendirmek istiyor fakat Yerenyag’ın gönlü Paris’in romantik aşığı Levon’da (Salih Bademci)!


Üçüncü olarak iseeee yaşlı ama yapyaşlı adam Tovmas (Ümit Daşdöğen) ve gencecik karısı Sofi (Sevinç Erbulak). Sofi, erkenden ve hatta her daim uyuyan kocası Tovmas’a bakıp bakıp sinirleniyor, bakıp bakıp kendinden geçiyor, kuduruyor!


Bu üç hikaye birbirine giriyor ve ortalık fena halde karışıyor.. Taparnigos dişini çekmek için gittiği Sofi’nin evinde Tovmas’ı uyutup Sofi ile baloya gitmek isterken, kocasının kendisini aldattığını ve baloda olduğunu öğrenen Marta da baloya doğru yola çıkıyor.. Çeşitli mektupların ortalığı karıştırması sonucunda tam bir karmaşaya dönen olaylar bol kahkahalı şekilde sahneye aktarılıyor..




Danslar ve şarkılar da oyunun can alıcı noktalarından . Şevinç Erbulak’ın bireysel performansı en çok alkış alanlardan birisi.. Amaaaaa benim gönlümdeki aslan Selçuk Borak! Ben sahnede böyle fit, böyle karizmatik, böyle güzel bir adam az izlemişimdir. Şahaneler yaratmış desem az olmaz! Çağlar Çorumlu ve Sevil Akı da her zamanki gibi zevkle izleten performanslar sergiliyor.




Oyunu grotesk işlenişini parlatan öğeler ise kadın ve erkek toplulukları ve tabii ki Nigo! Marta’nın yanındaki hanımlar ve Taparnigos’un yamacındaki beyler süper eğlenceliler. Kostüm ve makyaj tasarımları sahneyi dolduruyor. İlk başta dekorun biraz küçük olduğunu düşünmüştüm. Küçük ama işlevsel bir dekor, tek parça.. Evir çevir kullan modeli. Ama sonra o boşluğu “Tim Burton”vari kostümler, makyaj, ışık, ve dansların doldurduğuna ikna olmaya başladım.




Veee tabii kii kadim dostum Burçak Çöllü’yü de bünyesinde barındıran orkestra! Hakan Elbir yönetimindeki orkestra oyun boyunca bize orkestra çukurundan sesleniyor. Amaaa ne sesler ne sesler!!! Müzikleri kim yapmış dersiniz ? Selim Atakan! Gerçi orkestra sadece ses vermiyor, bir ara sahneye armutla müdahale de ediyor bak bunu atlamayalım : )




Can-ı gönülden tebriklerimi suna suna bitiremediğim tüm ekibin eline sağlık diyor ve her işini ayrı zevkle izlediğim oyunun yönetmeni Engin Alkan’ın broşürdeki sözleriyle noktalıyorum ;


“ Ismarlama üretilmiş resmi tarih ve ideolojilerin; yalanla, kurmacalarla, tahrifatlarla, fetişler ve tabularla dayattığı yakıcı bir unutkanlık, toplumsal belleğimizi her gün biraz daha ele geçirmekte. Modernizmin uluslaştrma projeleriyle giderek geçmişimizde yabancılaşmaktayız ve kültürel varlığımızın kimliksizleştirilmesi tehlikesi gün geçtikçe büyümekte.


Geçmişi yok saymak mümkün gözükse de onu yok etmek mümkün değildir. Çünkü ideologların hunharca yazıp bozduğu ortak yaşantı, kültürel ve sözlü bellekte en saf teşhiriyle inadına yaşamayı sürdürür…”




Not 1 : Prömiyer sonunda sahneden bir evlenme teklifine şahit olduk : ) Mutluluklar sizin olsun!


Not 2 : Oyuna dair bir anı paylaşmak isterim : ) Provaların başlangıcında Selçuk Borak sadece koreograf iken sonradan oyuna oyuncu olarak da dahil olmuş. Fakat bu durumun kızı Özge Borak’a sürpriz olmasını istemiş. Bütün bir ekip ağız birliği edip bu durumu saklamış ve genel provayı izlemeye gelen Özge Borak güzel bir sürprizle karşılaşmış, çok da şaşırmış : )


ŞARK DİŞÇİSİ
Yazan : HAGOP BARONYAN
Çeviren : BOĞOS ÇALGICIOĞLU
Yöneten : ENGİN ALKAN
Dramaturg : SİNEM ÖZLEK
Koreografi : SELÇUK BORAK
Müzik : SELİM ATAKAN
Şarkı Söz. : ENGİN ALKAN
Sahne Tas : CEM YILMAZER
Işık Tas. : CEM YILMAZER
Kostüm Tas: TOMRİS KUZU
Yönetmen Yardımcısı: ZAFER KIRŞAN, A.NİMET ALTAYLAR, BERNA ADIGÜZEL
Reji Asistanları :HAKAN EKE,VEHBİ AKINTÜRK,AZER ŞELTE,YİĞİT AKALIN


OYUNCULAR :
ÇAĞLAR ÇORUMLU, ÇIĞDEM GÜREL, DOĞAN ŞİRİN, EMRAH ÖZERTEM, ESRA KARABAŞ, HÜSEYIN TUNCEL, MURAT GÜREÇ, MURAT ÜZEN, ORCAN KOÇ, ÖZGE O'NEİLL SARIMOLA, REYHAN KARASU, SALİH BADEMCİ, SELÇUK BORAK, SELİN TÜRKMEN, SENEM OLUZ, SERKAN BACAK, SEVIL AKI, SEVINÇ ERBULAK, TUĞRUL ARSEVER, ÜMİT DAŞDÖĞEN, VOLKAN AYHAN, YILMAZ ARDA ALPKIRAY


ORKESTRA :HAKAN ELBİR, GONCA BEKER, ORÇUN TEKELİOĞLU, BARIŞ ÖZER, FUAT CAN BAŞKIR, ERA KARABAŞ, BURÇAK ÇÖLLÜ, SALTUK TUKUR, MURAT GÜREÇ, EVRİM KARAGÖZ, ORCAN KOÇ

2 Kasım 2011 Çarşamba

THE MOUSETRAP

Geçenlerde Londra’ya ayak bastık. Gitmişken bir oyun izlemeden dönülmez dedik ve gittik izledik. Tabii biraz plansız davranmış olduğum için son dakikada neye bilet bulabilirsek ona gidelim tarzı bir organizasyona dönüştü ama olsun, neticeden memnun kaldık. : )


Bütün biletleri satan o noktalardan birini allem edip kallem edip bulduktan sonra, biletçi hanımefendinin uzun uğraşları sonucunda Mousetrap’e bilet aldık. Mekanın yabancısı olduğumuzdan biletle beraber tiyatronun tarifini de verdi bize saolsun, hem de harita üzerinden.


19:30’daki oyun için erkenden gidip St Martin’s binasının kenarlarında biraz gezindik. Ancak balkondan bulabildiğimiz yerimiz için ise salon içi izleyicilerinden farklı bir kapıdan girdik! İnanılmaz kibar bir kişi olan bilet kesen beyefendi biletlerimizi kesti ve yerimize yerleştik. Balkon olduğu için nasıl görürüz, bu kadar saat burada belimiz nasıl sağlam kalır diye düşünürken salon doldu..


Veeeeee perdeeee!


Evli ve şirin çiftimiz Giles ve Molie Ralston yeni bir otel açmışlardır ve ilk müşterileri için heyecan içinde beklemektedirler. Monskwell Manor misafirlerini beklemektedir ve dışarıda kar fırtınası vardır. Teker teker gelen birbirinden enteresan misafirleri tanımaya başlarız yavaş yavaş. 4 rezervasyonlu müşterinin ardından arabası yolda kalmış bir misafirimiz daha olur. Ardından da Dedektif Sergeant Trotter gelir ve oteldekileri çevre muhitte bir katil olduğu ve dikkat olmaları konusunda uyarır.


Ardından otelde de bir cinayet işlenir ve herkesi bir korku sarar. Acaba katil içlerinden biri midir ? Bu dakikadan sonra gergin anlar başlar ve dedektif herkesi toplayıp sorgulama yapar. Herkes cinayet işlendiğinde oralarda olmadığını kanıtlama peşindedir fakat katil aralarından biridir..


Oyunun sonunda biz katili öğrendik tabii, fakat her yerde de belirtildiği gibi, katilin kimliğinin sadece izleyicilerde kalması ve kimse ile paylaşılmaması konusunda özel bir uğraş var. : )


İngiliz İngilizcesinden çok hoşlaşmasam da oyunu keyifle izledim. Gergin bir mevzuyu çok güzel aktarmışlar ve izlenir kıvama getirmişler. Oyunculuklar da şahaneydi diyecek laf bulmak zor : )


Mousetrap bir Agatha Christie oyunu ve tam 59 yıldır aralıksız sahnelenmekte!


Biraz oyunun tarihinden bahsedeyim sizlere.. Dönemin İngiltere Kraliçesi’nin doğum günü kutlama organizasyonu yapıldığı sırada BBC, kraliçeye ne istediğini sormuş. Kraliçe de Agatha Christie’den bir oyun istemiş. Bu istek üzerine Agatha Christie “Three Blind Mice” isimli 30 dakikalık bir oyun yazmış. 30 Mayıs 1947’de radyo oyunu olarak sergilenen “Three Blind Mice” adlı 30 dakikalık bu oyun, birkaç yıl sonra “Mousetrap” adıyla Agatha Christie tarafından tekrar düzenlenmiş ve sahnelemesi için Sir Peter Saunders’e teslim edilmiş.


Sir Peter Saunders yapımcı olarak oyunu ele almış ve Mousetrap ilk olarak 25 Kasım 1952 tarihinde Londra’da oynanmaya başlamış (Londra’dan önce 6 Ekim 1952’de ilk olarak Nottingham Theatre Royal’de ve diğer birkaç sahnede oynanmış). İlk yönetmen ise Peter Cotes.



Oyunla ilgili ilginç rakamlar var sizinle paylaşmak istediğim ;


* İlk olarak 25 Kasım 1952’de sahne açan oyun 59 yılda 24.500’den fazla perde açmış ve en uzun süre sahnede kalan prodüksiyon olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na da girmiş.


* Major Metcalf rolünü 22 Temmuz 1957 – 23 kasım 1968 yılları arasında tam 4.575 kez canlandıran David Raven, en dayanıklı aktör olarak Guinness Rekorlar Kitasbı’na girmiş.


* Mrs Boyle rolünün yedek oyuncusu olarak,12 Mart 1994’e kadar tam 6.240 oyunda yer alan ve sadece 72 oyunda sahnede olan Nancy Seabrooke, en uzun süre çalışan yedek oyucu olarak yine Guiness Rekorlar Kitabı’nda yerini almış.


* Oyun 50’nin üstünde farklı ülkede oynanmış ve 27 farklı dile çevrilmiş.


* 59 yıldır Mousetrap oyununu izleyen seyircilerin hepsi tek kişilik sıraya girse (su üzerinde de yürüyebildiklerini farzederek) West End London’dan Nairobi’ye kadar gidermiş bu kuyruk.


* Londra’daki oyunlarda toplam 404 aktör ve aktris rol alırken, 232 yedek oyuncu da kadrodaymış.


* 59 yıl boyunca toplam 123 mil uzunluğuna denk gelecek kadar gömlek ütülenmiş ve gösterilerde 425 ton dondurma satılmış.


Oyun bir efsane! Yıllarca farklı ekipler tarafından sahnelenmiş ve bu yıl Türkiye’de de Akla Kara Tiyatro tarafından oynanıyor. Yakın zamanda onların performansını da görmek ve sizlerle görüşlerimi paylaşmak da planlarım arasında yer alıyor : )

30 Temmuz 2011 Cumartesi

NEYDİK NE OLDUK ?

Bugün şöyle bir baktım siteye.. Neler yazmışım neler yayınlamışım nerden nereye gelmişim diye.. Farkettim ki tam 1 yıl var ilk yayınladığım ve son yayınladığım yazı arasında..

Kendim için bir değerlendirme yapayım ve bunu da sizinle paylaşayım istedim :)

15 Haziran 2010’da başladığım yazılarım, 19 Haziran 2011’ de yazdığım son yazı ile birlikte tam tamına 34 adet. Bunların 24 adeti izlediklerimle ilgili görüşlerim.. 1 adeti okuma tiyatrosu.. 2 adeti kendi projelerimde ilgili yazı..1 adeti röportaj.. 4 adeti ödüllerle ilgili bilgilendirme.. 1 adeti geçen yıl kaybettiğimiz “Çağatay Mıdıkhan” ile ilgili yazı.. 1 adeti de genel durum yazısı..

Bu arada izlediğim ama yazamadıklarım da bende vicdan sızısı olarak durmaktalar.. Hatırlayabildiklerimi sizlerle paylaşayım ; Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi (Altıdan Sonra Tiyatro), Şems.. Unutma! (Cef Tiyatro), Kebap (Actors Without Borders), Alemdar (İBŞT), Toros Canavarı (İBŞT), Yalnız Tanrının Eli Titremez (Drama Kumpanya), Aşkın Telifi (Tiyatro Açıkça), Shopping and Fucking (DOT), İstanbul Efendisi (İBŞT), Evita. Ayrıca iştirak ettiğim bir ödül töreni (Direklerarası Seyirci Ödülleri) ile ilgili görüşlerimi bildirmek niyetindeydim..

Ama bana en çok acı veren.. Nasıl desem bilemiyorum.. Çağlar Çorumlu ile yaptığım röportaj.. Aylardır deşifresini bitiremediğim, Çağlar Çorumlu’nun yüzüne bakmaya utanmama sebebiyet veren iş.. Neyse ki kendisi efendiğilinden ödün vermiyor ve karşılaştığımızda “nooldu bizim röportaj yaa” diye sormuyor artık :) Ama Çağlar’a demek isterim ki ; yakında geliyor!

Haaaa bir de elimde bir utancım da var ki evlere şenlik! Sayın “Cem Uslu” saolsun beni “Peer Gynt” oyununa 3 kere falan davet etti ve ben gitmedim! Üstelik sezon ortasında “Oyun Sonu” isimli oyunu sahneye koydular.. İnsan hiç dilse gider onu izler de bi kendini affettirir di mi ? Onu da yapamadım! Yazıklar! Kendisini birkaç defa Kumbaracı fuayesinde gördüm ama utancımdan gidip bi kusura bakma diyemedim!

Bir günah çıkarma seansımızın daha sonuna geldik, katılımınız için teşekkür ederim.. :)

Peki başka neler yaptım ? “Orasından bana ne be!” diyenler yazının bundan sonraki bölümünü okumayabilirler :) Bu noktada ise “İster okurum ister okumam sana ne be!” diyenlere ise başka sözüm yok..

Yazmaya başlarken tek amacım yazmaktı :) Sadece anlatmaktı.. Günlük gibi.. Şu oyunu da izledik aman da aman ordan çıktık şuraya gittik, sonra iki çay içtik gibi muhabbetlerimi de dahil etmek suretiyle kendime tamamen blog kıvamında bir platform yaratmaktı. Yazdıklarımın ciddiye alınmasından ve yanlış anlaşılmaktan o kadar korktum ki kim olduğumu bile diyemedim kimselere..

Amma velakin beklemediğim bir ilgi ile karşılaştım, yazılarımın okunması bana haz vermeye başladı :) Ben de daha okunası yazmaya başladım.. Özellikle Barış Kıralioğlu bana bu konuda bütün açıksözlülüğüyle çok destek oldu. Şimdi kendisi de yazılarını su yüzüne çıkarmaya başladı, artık karşılıklı açıksözlülük sergiliyoruz :)

Bir de bu sezon çok tatlı insanlar tanıdım.. Size onlardan da bahsetmek isterim.. Sevgili dostum Burçak Çöllü tuttu kolumdan, beni de götürdü gittiği her yere.. Sayesinde çok ilerledim, hakkını yememek lazım :)

Çiğdem Erken ile tanıştım mesela.. Gerçi kendisi beni son gördüğünde ablasının yanında çalışan bi kıza benzetti önce ama neyse ki Lydia diye tanıtınca beni hatırlıyo :)

Engin Alkan’la tanıştım.. Kendisini en son Açıkhava’da oynadıkları “İstanbul Efendisi” nin kulisinde görüp utana sıkıla “Yeni oyununuzun provalarından birkaçına gelebilir miyim?” diye sorduğumda “hayır!” diyerek beni taca çıkarmış olabilir :) Fakat hemen akabinde “oyuncuların konsantrasyonu bozulur ama seyircili genel provalar başladığında gelirsen çok sevinirim” diyerek oracıkta kalpten gitmeme de engel olmuştur. Kendileri İBŞT bünyesinde “Şark Dişçisi” adlı oyunu çalışıyorlar. Aramızda kalsın, bir provalarında gidip kapıdan seslerini dinledim! (Güvenlik görevlisi “içeri girin isterseniz” dediğinde ise yönetmenden aldığım talimatın bilinciyle “yok böyle iyi” diyip usulca duvara ilişmeye devam ettim)

Sevil Akı ile tanıştım.. Hatta oğlunu bile gördüüümm! Anne olduktan sonra sahnenin onun için nasıl başkalaştığını anlattı bana..

Aslı Can Kortan’la tanıştım! Geçenlerde Merve Engin’in doğum gününde.. Ben utancımdan yanına gidemezken o kalktı yanıma geldi.. Kendisine beğenilerimi iletmeye çalışan kelimeler ararken utancından beni susturmaya çalıştı.. Sonra biraz sohbet ettik açıldık :)

Tanış olduğum her insandan öğrenmeye çalıştım.. Okudum, gezdim, gördüm, paylaştım.. Mesela en çok OnurS koçum (kendisini burada deşifre etmiyorum, karanlık adamdır sevmez böyle şeyleri) ile görüş paylaşmayı severim.

Kısaca şöyle diyebilirim ; görmeye başladım..

Önümüzdeki sezon ise istiyorum ki daha çok oyun izleyeyim. Yurtdışında da oyun izleyebileyim.. Başka yerlerden bakmayı öğrenebileyim.. Daha çok okuyabileyim.. Daha çok yazı yazayım.. Daha çok dinleyeyim, duyayım.. Daha çok insanla sohbet edeyim.. Daha ÇOK olayım istiyorum..

Siz de oralarda olursanız, ne ala..

19 Haziran 2011 Pazar

TİYATRO POT - 4.48 PSİKOZ

Yine spontan ve oldu bitti bir organizasyonla kendimi bu kez Maya Sahnesi'nde buldum. İşten çıkıp koşturmak suretiyle yetiştiğim oyunun adı ; 4.48 Psikoz.

Açık yürekliyim , itirafımı koçlar gibi ederim ; aslında başta plan başka bir oyuna gitmekti fakat biletler tükendiği için rotamızı Onurs arkadaşımızın diğer seçeneği olan “4.48 Psikoz”a çevirdik. Bu sayede Maya Sahnesi'ndeki ilk oyunumu da izlemiş oldum.


Koşarak yetişmiş olsam da fuayedeki kafede oturacak az biraz vaktimiz oldu. Ufak tefek ama şirin sıcak bir fuaye kafesi var Maya Sahnesi'nde. Bişey içecek vaktimiz olmasa da biraz sohbet ettik. Sohbetimize mevzu bahis olan konu ise bir gece önce Okan Bayülgen'in programında işlenen "kendine zarar verme" idi. Programda dinlediğimiz birtakım örnekleri ve psikiyatrist görüşlerini paylaştık. Nerden bilebilirdik ki az sonra izleyeceğimiz oyun da bu konunun kenarında geçecek..

Halbuki belliydi, zira oyun akıl hastanesindeki Sarah Kane'in intihar etmeden önceki son hallerini kendi ağzından anlatımıydı. Sarah Kane 1971-1999 yılları arasında yaşamış İngiliz oyun yazarı.. Uzun süre depresyon tedavileri gören Sarah Kane hayatının büyük bölümünü de Akıl Hastaneinde geçirmiş. İlk intihar denemesinin umduğu gibi sonuçlanmamasının ardından ikinci denemesinde King’s College Hastanesinde kendisini astığında 28 yaşındaydı. Ölmeden önce yazdığı son oyun da 4.48 Psikoz.


Depresyondaki bir insanın ölümden önceki son hallerini anlatan 4.48 Psikoz, ciddi anlamda bir psikolojik durum anlatımı. Yazarın ölümünden sonra sahnelenen oyun kişinin tüm depresyonunu, kafasının içindeki bütün soruları önümüze döküyor. Tiyatro Pot şöyle ifade ediyor ; “....48 Psikoz, içeriğinin yaşam öyküsüne olan benzerliğiyle Sarah Kane'nin yaşamının son sözü olarak da nitelendirilebilir..”

Broşür şöyle der ; “4.48 Psikoz metni; ''normalleştirme'' ve ''sterilizasyon'' kavramlarının kapana kıstırdığı insanlığın çıkmazını psikotik bir hasta metaforuyla ve onun diliyle anlatır. 'Beden ve zihnin uyumsuzluğu', 'tamamlanamama ve bunun yarattığı acı', 'eksik olana duyulan özlem' oyunda önemli bir yer tutar Kane'in intiharla sonuçlanan kısa yaşamının bütün insanlığa maledilmiş izlerini buluruz metinde. In-yer-face'in sansürsüz dili, kusursuz bir şiirsellikle buluşur. "


Sahne üzerinde tek oyuncu ile icra edilen ve hem eş zamanlı hem kurgulanmış video görüntüleriyle desteklenen oyun büyük oranda oyuncu performansı izletiyor. Nihan Büyükağaç Sarah Kane oluyor ve bize intihara gidişini anlatıyor. Metni anlamak biraz zor, zira psikodramatik bir metin olduğu için ve karmaşık bir ruh haline işaret ettiği için klasik oyun metni olmaktan uzaklaşıyor.

Oyuncu Nihan Büyükağaç, güzel bir performans sergiliyor. Tek kişilik oyunu izlenebilir kılan en önemli unsurlardan birisi oyuncu olur. Dediğim gibi sahnede ciddi bir performans seyrediyoruz. İzlediğimiz performanstan da memnun kalıyoruz diyebiliriz.


Televizyon dünyasında gördüğüm kişileri tiyatro sahnesinde izlemekten ayrı bir zevk duyuyorum sanırım. Sebepleri çeşitli olabilir :) Nihan Büyükağaç da Muhteşem Yüzyıl’ın Gülşah karakteri ile televizyon ekranından izleyenlerin evlerine konuk oluyor. Ben derim ki, siz de gidin tiyatro sahnesinde seyirci olarak ona konuk olun..

30 Mayıs 2011 Pazartesi

NEVERLAND – THE CLUB

Bu haftasonu yine 1 müze – 1 oyun günümüzü yaptık. Öğlen vakitlerinin hemen sonrasında buluşmuş idik. Türvak 6 da kapandığı için müze gezimizi hemen yaptık. Türvak Sinema Tiyatro müzesi gezildi, oyundan önceki 3 saati değerlendirmek için bir mekana çöküldü.

Birtakım yemekler, içmekler, şakaların ardından 21:00’daki oyun için İkinci Kat’ın yolu tutuldu…

Biletlerimizin birtakımını önceden aldığımız Neverland’in yazarı ve yönetmeni Cihan Sağlam, arkadaşımızın arkadaşıdır. Arkadaşımız Barış Kıralioğlu’dur. Hatta geçtiğimiz yıllarda bu iki arkadaşımızı “Kırık Testi” isimli oyunda birlikte izlemişliğimiz de vardır.

Neverland prömiyer yaptığı gün Barış bacak ve bel ağrılarıyla kıvranmaktaydı, o nedenle prömiyerde bulunamadık. Ameliyat sonrası Barış Bey ortamlarımıza teşrif ettiğine göre dedik ki artık gidelim görelim!


İkinci Kat’ın merdivenlerindan ağır ağır çıkarken kalabalığın sesi gelmeye başladı. Bütün biletler satılmış, bütün köşeler kapılmıştı! Kapının açılmasıyla içeri hücum ettik ve içerideki onlarca sandalyeye bakakaldık. Bunların hepine oturulmaz herhalde derken, bir de baktık ki gerçekten hepsine oturuldu. Sahnenin bütün çevresi ve ortada 2 sıra seyirci, mekanı doldurup taşırdı adeta.

Oyunun en önemli özelliği ilk defa profesyonel bir oyunda down sendromlu bir arkadaşımızın (Tan Aytıs) oyuncu olarak yer alıyor olması. Başrolü de Öykü Başar ile paylaşıyor. Yaşam Kaya ise oyunun basın danışmanı olarak karşımıza çıkıyor. Öykü Başar ve Yaşam Kaya da down sendromlulara verdikleri eğitimden tanışıyorlar. Böyle de iç içe bir durum, süper!

Oyuna gelirsek.. Neverland, masalların dünyasıyla haşır neşir olmuş bir abla-kardeşin evlerinin bodrumunda geçiyor. Babalarının yaptığı heykeller ile vakit geçirip hikayelerine onları malzeme yapıyorlar. Bulundukları bodrum ise iç savaş sebebiyle aslında bir sığınak.

Broşür edinemedim fakat tanıtımlardan bir alıntı yapmak isterim ; “Belirsiz bir zaman ve mekan.. Toplum damgalılar ve damgasızlar olmak üzere ikiye ayrılmış.. Yönetim damgasızların elinde.. Bir ev.. Anne ve baba.. Hayalci bir kardeş ve büyümek isteyen sorunlu bir abla.. İç savaş.. Toplama kampları.. Hareket halindeki içi asker dolu bir kamyon..Bir bodrum kat..Çocuklar anne tarafından oraya saklanmış..Bodrum soğuk ve pis kokulu..Fareler ve ensenize damlayan su damlaları.. ”



Şimdiiiiii oyunu şöyle bir değerlendirmek gerekirse.. Beğendiğim ve beğenmediğim noktalar mevcut.. Öykü Başar’ın oyunculuğunu beğenemedim.. Duygu geçişlerini çok kopuk buldum, beni oyuna çekemedi, konsantre edip metnin içine alamadı.. Ama aslında göründüğünden çok daha iyi bir oyuncu da gibiydi, bilemedim.. Acaba oyunla ilgili bir sorun mu oldu ki ?

Tan Aytıs çok sevimliydi oyunda olmasından mutlu oldum :) Komutan Tuğrul Karanfil’i başarılı buldum. Oyunun, seyircileri oyuna alet etme şeklini de beğendim, güzel bir rejiydi. Dekor olarak kullanılan tavanda sarkan heykeller de amaca hizmet eder nitelikteydi. Ambians güzeldi.

Fakat ben oyunun metnini biraz zayıf buldum. Algılamakta ve bağdaştırmakta zorluk çektiğim birçok şey oldu. 45 dakika kadar süren oyunun son 20 dakikasında 3 konuşmanın aynı anda vuku bulması beni bitirdi! Hiçbirini anlayamadım.. Ayrıca oturma düzeni dolayısıyla izleyemediğimiz sahneler oldu, bundan da pek hoşnut kalmadım. Hatta yanımdaki arkadaşımın önünde bir asker dikildiği için oyunun bir kısmını göremedi.. In-yer-face şiddet sahnelerini fazla abartılı buldum. Metne hizmet ediyor olsa, gerçekten bu kadar gerekli olsa anlarım ama sadece ve sadece gereksiz gerginlik yaratmaktan başka işe yaramamış bence.. Belki de fazla uzun olduğu içindir.. Neyse ki bizim görmediğimiz köşede oynandı bu sahneler..

Değinmek istediğim ayrı bir konu da iç savaş zamanı bir kadın askerin nasıl bu kadar makyajlı ve bakımlı olabildiği..

Her şeye rağmen genç bir yazar-yönetmen oyunudur. Ülkemizde oyun yazarlarının azlığından muzdarip olduğumuz bir döneme gelmişken, bunlar güzel girişimlerdir. Hele ki başka bir yürekli hareket olarak, down sendromlu bir bireyin sahnede neler yapabileceğini kanıtlamış olması ayrıca takdir edilir. Gidilir, izlenir, destek olunur.

İyisiyle kötüsüyle bir Neverland’i izlemiş olduk. Sürç-ü lisan ettikse affola..


NEVERLAND - THE CLUB

Yazan – Yöneten : Cihan Sağlam

Supervisor : Murat Atak


Sahne Tasarımı : Efter Tunç

Işık Tasarımı : İ. Önder Arık

Kostüm Tasarımı : Necla Koca

Heykel Tasarımı: Ferda Yüksel

Ses Tasarımı: Ozan Akın

Ses Miksajı: Murat Yılmaz

Basın Danışmanı : Yaşam Kaya

Görsel Tasarım: Murat Miroğlu, Ahmet Korkmaz

Video Tasarım: Cihan Sağlam

Tanıtım Fotoğrafları: Catography

Proje Asistanları : Başak Mutlu, Hale Eker

Oyuncular: Tan Aytıs, Öykü Başar, Tuğrul Karanfil, Ezgi Karaca, Fatih Altun, Yusufcan Sancaklı, Kemal Aydın, Enis Alper Yapıcı