Tiyatro Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2010 Cuma

Oyunbaz bir “MARTI”












Tarih 31 Mayıs 2010 Pazartesi..Mekan Haldun Taner Sahnesi / Kadıköy.
Biletleri Nisanın ilk haftasında almışız, tarihleri unutmamak için sürekli birbirimize hatırlatmalar yapıyoruz Ayça ve ben :) Hatta oyundan 1 hafta önce öğreniyoruz ki Barış da aynı güne bilet almış tesadüfen. Aaa diyoruz ne şahane, hatta ve hatta Barış bir sıra önümüzde oturuyor ensesi bize emanet halde :)

Bu sefer önceden buluşamamışız, koştur koştur oyundan az önce sahnenin önündeyiz. Susarız bu sıcakta diye sularımızı alıyoruz giriyoruz içeri, koltukların üzerinde broşürler karşılıyor bizi. Sahnede bir hareketlilik mevcut. İki kişi (sahne işçileri) dekorları yerleştiriyor, düzeltiyor, içeri giriyor, dışarı çıkıyor.. Bayan kişi sahnenin önüne gelerek bizi en çekingen haliyle ve titreyen sesiyle telefonlarımızı kapatmamız için uyarıyor, ışıklar sönüyoooor veee oyun başlıyor!

Martı diğer festival oyunlarından farklı olarak daha önce sahne almış bir oyun. Daha sonra içerden bilgi alıyoruz ki oyunda bayaa değişiklikler yapılmış da tekrar sunulmuş aslında. Biz de bu durumu bir başarının sonucu olarak görüyoruz, merakımız ikiye katlanıyor.

Anton Çehov’un en önemli eserlerinden birisi Martı. 1895 yılında dökülüyor yazarın kaleminden. 2001 yılında Central Park’ta Joseph Papp Halk Tiyatrosu tarafından sergilenirken Meryl Streep (Arkadina) ve Natalie Portman (Nina) yer alıyor sahnede. Biz ise Tiyatro Oyunbaz’ın süzgecinden izliyoruz Martı’yı.

Yıkılmaya yüz tutmuş Çarlık Rusya’sında, farklı sınıflardan insanları izliyoruz oyunda. Çökmekte olan aristokrasi ve tutunmaya çalışan insanlar..Küçük burjuva kişilerinin giderek yok olan imajları, boşalan ya da hiç dolmamış olan ruhları açıkça seriliyor önümüze.
Broşür der ki : “...Eylemsizlik içinde uyurgezer gibi yaşayan bu insanların diyalogları yaşamak, bir şeyler yapmak karşısında duyulan güçsüzlüğün, can sıkıtısının etrafında dolanır durur. Ruhları Konstantin Treplev’in vurduğu martı kadar ölü olan bu insanlar, o zavallı martı kadar şanslı değildirler, çünkü onlar ne yaşarlar, ne de ölüdürler...”

Oyunda kullanılan Nasıl Geçti Habersiz, Makber, Lale Devri gibi şarkılar oyuna çok hoş adapte edilmiş. Yüzlerde bir tebessüme yol açıyor. İlk duyduğumuzda bir “olmuş mu yaa” tepkisi dil ucumuzda dolaşsa da gittikçe hoşumuza gidiyor, sonunda “çok yakışmış” bile diyoruz. Hatta eşlik edesimiz geliyor, kendimizi zor tutuyoruz. Minimal dekor kullanımı ve sahne bölümlemesi oyuna çok yedirilmiş. Sonlara doğru birkaç çuval buruşturulmuş kağıt sahneye serilirken içimiz gidiyor “nasıl toplanır sonra bunlar” diyoruz içimizden ama sahne şahane bir hal alıyor diğer yandan. Evet etkilendik!!! Makyajda da değişik bir yöntem uygulanmış, çöküşün betimlemesi yansıtılmış adeta.

Oyun biraz uzun (3saat kadar :) ) olmasına rağmen herşeyiyle izlenebilir kılıyor Oyunbaz bu güziiiide eseri. Yani en azından ellerinde olan kadarıyla diyelim :) Zira Haldun Taner Sahnesi’nin havalandırması o kadar yok ki boğulma tehlikesiyle karşı karşıyayız zaman zaman. Broşürler yelpaze ediliyor, hışır hışır kıpırdanmalar oluyor, terler boşanıyor, nefes almalar zorlaşıyor..Nedir bu festival oyunlarının durumu ey değerli İKSV!

Oyunculuklar kendini izleten türden. Özellikle İrina Nikolayevna rolündeki oyuncu çok iyi. Broşürde 2 isim verilmiş (Evrim Şahintürk ve İmra Dinçer) bilemedim kimdi oynayan. Yitirilen aristokrasinin en yıkılmamaya çalışan, direnen karakteri. Treplev rolünde Orkun Yeşim da bir o kadar iyi. O sakin halleri, tiyatro yapma hevesi, aşık bakışları, yazma tutkusu ve intihar girişimleriyle ülkesinin ruh halini taşıyor adeta üzerinde. İnandık! Nina ise biraz yapmacık kalıyor diğerlerinin yanında. Gerçii tercih de olabilir ama o sahte gülüş bir süre sonra karakterdeki sempatiyi yok etmeye başlıyor gibi. Yine de son sahnedeki dramatik hali bizi oldukça içlendiriyor, hafiften hüzünlere sürüklüyor.

Fakaatt gerçektenn çok sıcaktıı!! Yani sonuna kadar kalsak mııı kalmasak mııı diye iç çatışmaları yaşadık. Lakin sebep sadece sıcak olduğu için gönlümüz de razı olmadı, sıktık ciğerimizi izledik sonuna kadar. Oyun biter bitmez de kendimizi son nefesimizle dışarı attık.
3 saate yakın sürmesine rağmen herşeyiyle izlenebilir olan bu nadide oyunu, isterdik ki ferah ferah izleyelim.
Çıkışta Barış’ın yaptığı şu yorumla son buldu gecemiz ; “ Abicim oyunu izlenebilir kılan şeyin süresi olmadığının kanıtıdır bu oyun. ”

22 Haziran 2010 Salı

"FIRTINA"lar koparsa kopsuuun!


Festival biletlerimizi toparlamış almıştık ki, kadim dostum Burçak Çöllü “Fırtına’ya bilet alın, ben de sahnede müzik yapıcam!” dedi. Bunu duyup da o oyuna gitmemek mümkün değil ( Burçak despot olduğundan değil, onun içinde bulunduğu işlere olan güvenimizden :) ). Kaptık biletimizi, heyecanla ve kalp çarpıntılarıyla 4 Haziranı bekledik. Bu zaman süresince öğreniyoruz ki oyunu Derya Alabora çekip çevirmiş, bu işi projelendiriyormuş. Serdar Biliş’i aramış, tutalım şu işin ucundan demiş. Çiğdem Erken de oyunun müziklerini yapar iken demiş ki Burçak Çöllü’ye ; gel bizimle çalış.

Burçak acaip heyecanlı!Belli ki izleyeni de heyecanlandırıcak bir oyun çıkacak ortaya. Çalıştığı kişileri öve öve bitiremiyor ; ben de kendi kendime diyorum ki bu kız artık bizimle de çalışmaz valla..

Takvimlerimiz 4 Haziranı gösteriyor, Ayça ve ben buluşuyoruz Taksim’de ve ilk defa gidecek olduğumuz Talimhane Tiyatrosu’nu aramaya koyuluyoruz. Sayın yönetmen arkadaşımız Barış tutuyor bizi elimizden, tam da kaybolmaya yüz tutmuş iken doğru yolu bulduruyor. Veeee ünlü simalarla dolu bir festival oyununda daha oradayız!

Kapılar açılıyor, hafiften süzülüyoruz içeriye ve tavsiye edilen şekilde orkestranın karşısında alıyoruz yerimizi. Bütün yılışlığımla Burçak Çöllü ve Burçak Demir’e el sallıyorum ama kendileri çoktan moda girmişler, ilgilenmiyorlar benimle.. Mekana ilk defa gittiğimizden inceliyoruz biraz ortamı. Barış bizi bilgilendiriyor ; mekan farklı şekillerde kullanılabiliyormuş. Portatif mekanlara bayılırız. Veee ışıklar sönüp bizi susturuyor, oyun başlıyooor...

Shakespeare’nin son oyunu Fırtına. Farklı karakterlerin 3 kadın oyuncu üzerinde dolaştığı, sarmal bir yapıyla ilerliyor Serdar Biliş yönetimindeki oyun. Ana karakterlerde ; hükmeden Prospero ve onun büyüsündeki Ariel ile Caliban’ı izliyoruz. Shakespeare Prospero aracılığıyla bir hesaplaşma yaşıyor ve adeta kendi vedasını sunuyor bize. Broşür der ki “ Prospero..Kaçınılmaz edimlerinin affını diler ve temaşa alanını aksiyonsuz bırakmaya malolan anın gereğini gerçekleştirir. Kendi grafiğini sonlandırır Ariel’i serbest bırakarak. Fiziksel otoritenin ipini çeker ; biz Caliban kalırız. Başka grafiklerin Prosperoları olarak.”

Dekor kullanımını çok beğendim, çok etkilendim. Sonuna kadar da kullanılmış hani gerçekten! Dekorun sağladığı bütün nimetlerden faydalanılmış. Yukardan havuzun ortasına tutulan ışıklar hoş etkiler bırakıyor. Asistanlar oyun boyunca ortalıkta koşturuyor dekor ve aksesuar kullanımları için. Hatta bir havuzcuk suda fırtına bile koparıyorlar. Dekora zaman zaman yansıtılan görüntüler çok etkileyici. Aksilikler tabii ki oluyor, ama ambians absorbe ediveriyor onları, önemsemiyoruz bile.

Müzikler Çiğdem Erken elinden çıkma, beğenmemek mümkün mü? Kendisini her daim beğenerek takip ediyoruz. Tolga Çebi de süreç içerisinde desteğini esirgememiş, çorbada tuzu bulunmuş. Şarkıları beğendik, özellikle Ka-ka-ka-Kaliban kaki-kaki-kaki-kaki-Kaliban melodisi dilime pelesenk oldu hala söylüyorum arada, ama başka söz bilmiyorum duyanlar da deliymişim gibi bakıyor bana haliyle :) Eee tabii Caliban şarkısı ve suları sıçrata sıçrata şarkıyı söyleyen Caliban Canan Ergüder favorimmm. Köşede siyahlar içindeki müzisyenler oyun boyunca aktif haldeler. Bazı efektleri de onlar yapıyor, kanlı canlı. Bardakları bile dile getirmiş Burçak Çöllü! :))


Oyunculara gelinceeeee..Oyun günü yaklaşırken içimdeki hisler diyordu ki bir Derya Alabora izliycez, kim bilir nasıl etkilenicez! Duruşuyla bile büyüleyen bir Derya Alabora hayal eyledik. Hayallerimiz gerçek oldu mu ? Aslında oldu daaaaa...sankiiii...ne biliyim, çok daha fazlasını verebilirdi bize gibi geldi. Karakter değişimleri diğer oyuncularınki kadar keskin değildi sanki. Bir de biraz rahatsızdı anladığımız kadarıyla seste biraz sorun var gibiydi, bazı replikleri anlamakta zorlandık. Ama duyduğumuz kadarıyla diğer oyunlarda bu sorun yokmuş, biz ilk oyun azizliğinin şahitleri olmuşuz. Herşeye rağmen baktı mı titreten bir Derya Alabora kiiii..
Canan Ergüder beni şok etti desem yeridir! Yahu nerde o televizyon karakteri Canan Ergüder, nerde Fırtına’daki..Bilmez idik kendisinin bu kadar oyuncu olduğunu bu Fırtına’ya kapılmadan önce! Vücut kullanımı çok iyi, ses kullanımı ve değişimleri süper. Karakter geçişleri çok net, karakterler birbirinden apayrı. Kendisinin mükemmeliyetçi olduğunu ve çok çalıştığını duyuyoruz, izleyince de diyoruz ki “belli!”
Tülay Günal tüyler ürpertici bir performansla izletiyor kendini. Bu ne güzel Ariel’dir! O eldivenlere de bittim bu arada :) Kendisini daha önce izlemediğim için pişmanlıkla yanıp tutuşuyorum halen. O kadar gerçek ve etkileyici ki gerçekten Ariel olup büyülüyor bizi sahneden. Duruşları, mimikleri çok kontrollü. Kalbimin bir köşesi bundan sonra ona ait!

Yalnıııızzzz ortam fena halde sıcaktı! Oyun da tek perde olunca sonlara doğru fenalaşma emareleri gösterdik birazcık. Kurdeşen dökmemize ramak kalmıştı, ama bunun için kıyametleri koparacak da değiliz. Teknik yetersizlik olabilir, aksaklık olabilir..Evet isterdik ki daha ferah bir ortamda izleyelim oyunu ama emin olun oyuncular da bunu isterdi! Sanmayın ki onlar bu durumdan hoşnut kaldılar ve arkamızdan güldüler. Oyuncu için de ortam sıcaklığı sorun yaratır, konsantrasyon bozar, can sıkar. Sıkmayın siz canınızı :)

Çıkışta biraz acelemiz vardı kalıp görüşemedik ekiple ama burdan teşekkür edeyim onlara. Hepinizin eline sağlık, teşekkürler. Umarım sezonda da oynamaya devam eder de daha çok kişi izleyebilir.
Ayrıca prova sürecinizde Burçak Çöllü’yü Lydia ile biraz sizden alıkoyduk kusura bakmayın ;))