8 Ekim 2024 Salı

Tiyatroda neden fotoğraf çekilmez?

Sadece tiyatroda da değil üstelik, 'lütfen fotoğraf ya da video çekmeyiniz' denilen hiç bir yerde fotoğraf ya da video çekilmez, çekilmemelidir.


Geçen gün arkadaşım Burçak Çöllü, Ağrı Dağı Efsanesi oyunlarının prömiyerinden sonra bir Instagram hikayesi paylaştı ve yaklaşık olarak şunu dedi ‘oyunda fotoğraf çekmeniz bizi üzer zira oyuna konsantre olmak yerine eliniz telefonunuza gitmiş demektir.’

O kadar haklı ki! O kadaaaaar haklı ki! Kendisi kibar bir insan olduğu için hassas bir noktadan serzenişini paylaşmış fakat ben onun kadar kibar olamiycam. Arkadaşlar! Oyunda fotoğraf ve video çekilmesi saygısızlıktır ve de yasaktır! Bize her oyundan önce derler ki lütfen oyun sırasında fotoğraf ya da video çekmeyiniz. Yani bu talebi, ricayı ya da kuralı yok sayacak kadar önemli ne olabilir ki? Oyunun resmi websitesinde, sosyal medya hesaplarında kendi paylaştıkları görseller mutlaka olur, gidin onu alın ve paylaşın eğer mesele sosyal medyada paylaşıp öneri yapmaksa. Ya da haaayyydi en kötü selam sırasında çekin, oyun başlamadan sahneyi çekin, ne biliyim fuaye alanını çekin, gidin çıkışta afişle fotoğraf çekin onu paylaşın.

Bu işin tiyatro emekçileri için birçok farklı yönü var. Bir kere sahnedeki oyuncuya saygısızlık, size bir hikaye anlatıyorlar ve siz onu izlemek yerine kayıt etmekle meşgulsünüz. İzle arkadaşım, sahneyi izle. İzlemek istemiyorsan da çık salondan. Beğenmediysen, hakkındır. Zaten beğenmediysen neden kayıt alıp da paylaşasın ki?

Diğer yandan yaratıcı ekibe çok büyük saygısızlık. Yönetmen, sahne tasarımcısı, ışık tasarımcısı ve daha bir çok yaratıcı kişi oraya üretim yapmış ve bunu para ile satıyorlar ki hayatlarını idame ettirebilsinler. Bunu onlardan izinsiz paylaşmak hırsızlık ya da hırsızlığa yataklık etmektir. Oyun oynanmazken kurulan bütün diğer alanlar bakidir bak! Onları doya doya çek, paylaş. Ama OYUN SIRASINDA lütfen bunu yapmayıver.

Hatta ve hatta komedi gösterisi izleyip, bunu videoya çekip kaydeden insanlar bile var! Yani.. Gerçekten mi ya? O komedyenin şakasıyla hayatını kazandığını, bu paylaşıldığı zaman izleyenlerin şakayı duyduğu için ya artık gelmeyeceğini ya da önceden duyduğu için o şakaya gülmeyeceğini hiç mi düşünmüyosunuz? Reklamını yapmak için kullanmak istediği şakalarını zaten sosyal medya hesaplarından paylaşırlar, siz de ordan alır paylaşırsınız mesela. Nasıl? Mantıklı geldi mi?

Bakınız mesela çoğu konserde kayıt almayınız uyarısı yapılmaz, hatta kayıt alın paylaşın ki tanıtım olsun isterler. Böyle durumlarda hatta derler ki paylaşırken bizi de etiketleyin. Dilediğiniz kadar çekiniz ve paylaşınız o anı.

Bir diğer tarafı da diğer seyircilere olan saygısızlıktır. Ben oyuna konsantre olmuş izlerken önümde bir telefon ışığı pörtlediğinde bütün konsantrasyonum gidiyo. Benim önümde bunu yapan olursa ben uyarıyorum kardeşim. Siz de uyarın! Medeniyetten anlamayanı, kurallara uymayanı, emeğe saygı duymayanı uyarmak insanlık görevidir. Uyarınız.


Bu arada bu durum tabii ki Londra’da da oluyor, çünkü neden olmasın? İnsan her yerde insan. Geçen gün izlediğim Geleceğe Dönüş müzikalinde ön sol çaprazımda bir genç adam oyunu ortasında telefonuyla kaydetmeye başladı. Ben de oyun sırasında kenarlarda oturan görevlilere bakıyorum ki biriyle göz göze gelsem işaret edicem. (Bu arada görevliler, göreviniz yapın!) Yani gerçekten direk muhattap olmak da istemiyorum. Ben onu yapmaya çalışırken yanımdaki kadın neyse ki uyardı da bana gerek kalmadı. Adam bir daha telefonu eline alamadı - neyse ki bari utanç duygusu varmış. Ve onun yüzünden benim seyirliğimin 10 dakikası helak oldu! Senin buna ne hakkın var?

Benzer bir durum geçen sene okulda yaşandı. Bir okul gösterisi var, veliler olarak izlemeye gittik. Müdüre hanım gösteri başlamadan dedi ki lütfen kayıt almayınız. En önde birisi gösteri başlar başlamaz açtı telefonunu başladı kayıda. Benim sigortalar attı yine, gittim müdürenin yanına, dedim ki bakınız kayıt alan var lütfen uyarır mısınız? Gitti, uyardı ve telefon kapandı. Onun üzerine benim yanımdaki kadın aldı telefonu eline. Töbe töbeeeeee… Bekledim, bekledim.. İçimden diyorum ki ‘Ceren sakin ol..’ Bakış atıyorum falan ama yok yani umrunda bile değil. En sonunda kibarca dedim ki ‘kayıt almayın dediler yalnız ehem öhömmm..’ Utanarak uyarıyorum, ben niye utanıyosam?? Peki bir de bana cevap vermesin mi? Dedi ki ben kendi çocuğumu çekiyorum. Güzel kardeşim.. Senin telefonunun kamerası sahnede yanyana duran 10 çocuktan sadece seninkini seçip de diğerlerini siliyo mu? Demedim.. Bu kadarını demedim, çünkü hem zaten biraz utanarak söyledi bunu, hem de telefonu cebine geri koydu.

Bu okul gösterileri konusunda hele velilerin hassasiyet göstermemesini ASLA ve ASLA anlayamıyorum. ‘Belki ben çocuğum sosyal medyada görünsün istemiyorum?’ dan o kadar öte şeyler var ki! Belki ordaki bir çocuk yasal olarak gizlenmek durumunda.. Belki evlatlık alınmış ve öz ailesi tarafından bulunmaması gerekiyo.. Belki başka aklımızın ermeyceği durumlar var ve sen ne kötü şeylere sebep olabilirsin.. Okullar genelde velilere form doldurturlar ve sorarlar, çocuğunuzun fotoğraf ve video kaydının alınmasına izin veriyor musunuz diye. Eğer o sınıfta buna izin vermeyen 1 çocuk bile varsa, o sınıfta izinsiz toplu fotoğraf çekemezsin! Eğer gösterinin başında bu uyarı yapıldıysa, vardır bir sebebi demeli ve kurala uymalısın. Senin çocuğun tabii ki diğerlerinden daha değerli senin için ama bir gösterisinde kayıt almazsan çocuğunu daha az sevmezsin. O anı da aklına kaydet, ya da unuturum dersen çıkışta bi kenarda fotoğrafını ya da videosunu çek ayrıca sen yine.

Ben bu saygısızlıklara, bu bencilliklere katlanamıyorum.

‘Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir!’ - Johann Wolfgang von Goethe

3 Ekim 2024 Perşembe

Geleceğe Dönüş (Back To The Future) Müzikali

 Efsane film Geleceğe Dönüş! Parliament sinema kulübünde izlediğimi hatırlıyorum sanki. Pazar akşamı sinema keyfimizdi! Ne efsane bir filmdi ve ne de nostaljik şimdiden bakınca.

Londra’da müzikali başladığından beri elim gitti gitti geldi biletlere. Giden arkadaşlar da şöyle iyi böyle keyifli falan dedikçe merak dozum arttı. En sonunda yine annemin bizde olmasını fırsat bilerek Gökhan’la birlikte gitmek için bilet aldık.

Londra’nın müzikal sahneleri balkonlu hatta birkaç kat balkonlu ve o kadar dik şekilde yapılmış ki sahneyi görüş açınız değişse de her yerden sahneyi görebiliyosunuz. Görüş açıcında engel varsa da mutlaka bilet alırken belirtiliyo. Biletler de baya pahalı olduğu için, ben artık nerdeyse hiç sahne katından bilet bakmıyorum. Benim için müzikalde mühim olan engelsiz görüş açısı, yoksa azcık öne eğilmişim, biraz yandan görmüşüm falan çok sallamam. Oturduğum yerle ilgili aşırı talepkar bir seyirci değilim yani. Az gidip öz gitmem, az para verir çok giderim :)


Yine bu şekilde birinci balkondan aldığımız biletlerle gayet de güzel görünen bir yerden olan koltuklarımıza kurulduk. Sadece sahne değil bütün ortam müzikale uygun şekilde dekore edilmişti. Girişten barlara kadar filmdeki ve tabii müzikaldeki tabelalar etrafa konmuş, çok abartmadan dışarda da minik bir ambians yaratılmıştı. Dekor adeta sahneden taşar gibi, salon ışıklarla donatılmış.


Hikayeyi bilmeyenler için; Hikayenin ana yılı 1985 ve ana kahramanımız Marty, bilim insanı arkadaşı Dr Emmett Brown’un yaptığı zaman makinasıyla bir yanlışlık sonucu kendini 1955 yılında buluyor. Anne ve babasının lise dönemine ve hatta henüz aşka düşmedikleri günlere denk gelir. Annesinin Marty’e gönlü kayıverir ve bu durum geleceği değiştireceği için, Marty’nin cebindeki aile fotoğrafından kardeşleri yavaşça yok olmaya başlar. Marty, annesi ve babasını birbirine aşık etmeye ve sonra da 1985’e geri dönmeye çalışır.

Müzikalde de tabii ki hikaye birebir aynı. Büyük prodüksiyon, şahane oyuncu ve dansçılar eşliğinde, görsel ağırlıklı bir anlatım. Ne olacağını bilsek de izlemekten çok keyif aldık, ve sonunda da inanılmaz bir süprizi vardı, ağzımız açık kaldı. Adamlar araba uçurdu arkadaşlaaaaar! Sahnede araba olmasını umarım yadırgamamışsınızdır, oraya girmedim bile. O arabaya Marty ve Dr Emmet oturdular, diğer oyuncular onların kemerlerini sıkıca bağladı ve araba havalandı, hatta seyirciye doğru öne geldi ve ters döndü! O ambiansla, müzik, ışık vs ile de birleşince oyun sonunda üzerimizde kalan etki resmen ikiye katlandı! 


İzleyenler arasında filmin ciddi fanları var gibiydi çünkü bazı sahnelerde abartılı tepkiler geliyodu. Bence sevdiğiniz bir işi farklı formlarda izlemek zaten inanılmaz bir keyif. Hikayeyi bilip de kendinizi akışa kaptırdığınız zaman resmen bambaşka bir tecrübeye dönüşüyor.

Müzikalda kullanılan şarkılar tabii ki filmde kullanılan efsane şarkılar; “The Power of Love", “Johnny B. Goode,”, “This One’s for the Dreamers.” Koreografiler izlemesi çok keyifli ve renkliydi ve canlı orkestra ile müzik icra edildi. Işık tasarımı da çok iyi yapılmış, bütüne katkısı inanılmazdı. Hatta sadece sahnede değil sahne dışına da taşan şekilde kurulmuş. Seyirciyi sürekli işin içinde tutuyo. Sahne değişimleri çok profesyonelce tasarlanmıştı, hani siz izlerken bir anda yerden kaydırmalı dekorların biri gidiyo biri geliyo ve siz bir sonraki sahneye geçildiğinde ‘aaaa bu ne zaman nerden geldi yeaaa’ diye kalıveriyosunuz. Dekorlar adeta yağ gibi aktı tabiri caizse!

Oyun 27 Temmuz 2025’e kadar Londra Adelphi Theatre’da olacak gibi duruyo. Siz yine de bana güvenmeyin ama bence daha da uzatabilirler yoğun ilgli sebebiyle. 2021 Eylül’den beri oynuyomuş sonuçta, hayır yani sizi Temmuz 2025’te durduran ne olacak ki?



16 Eylül 2024 Pazartesi

İngiltere'nin Ölümü

 

Farklı versiyonlarla sahne ve ekrana taşınmış bir hikaye 'İngiltere'nin ölümü'. Irkçılık konusu etrafında dönen bu hikayenin üçleme olarak sahnelenen versiyonunu izleyedim. Muhteşem bir iş!



Londra’da oyunları takip etmek için birkaç farklı kaynak kullanıyorum, bunlardan birisi de Instagram. Her ay için önerilerini paylaşan bir hesapta Gökhan Death Of England:Delroy oyunu için övgüyle bahsedildiğini görünce bileti yapıştırmış. Normalde çocuklar olduğu için birlikte pek oyun izleyemiyoruz ama bu sıralar annem bizde olduğu için adeta aç gibi her hafta oyunlardayız! Yine bu minvalde alınan basit bir biletle başladı her şey..

Üçleme olduğunu görmüştük, hatta aynı günde hepsini arka arkaya izleme opsiyonunda vardı ama biletler çok pahalı geldiği için en çok övgü alanı olan Delroy hikayesine gittik ilk. Bir cuma akşamı Londra merkezde aktiviteye çıkabildiğimiz için çocuklar gibi şendik. 1. balkondaki koltuklarımıza oturduk ve 1 saat 40 dakika çivilendik. Oyun beklemediğimiz kadar iyi çıkınca, dedik hemen diğerlerini de görmek lazım! Tiyatrolar Haftası indirimlerinden iyi fiyatlara da biletleri yapıştırdık ve hemen ertesi hafta cuma akşamı Death Of England:Michael, cumartesi akşamı da Death Of England:Closing Time izleyerek üçlemeyi tamamladık ve bir ooohhh çektik. İyi oyun izlemenin tatmini, tarif edilemez!

Hikayenin ana ekseni İngiltere’de siyahilere yapılan ırkçılık. Oyunda konu çocukları arkadaş ve bir noktada arkadaştan öte olan iki aile üzerinden anlatılıyor. Üçlemenin mantığı da aynı hikayeyi 3 farklı perspektiften izletmesi. Biz ideal sıralamada izlemedik ama bence 1 ve 2nin yerlerinin değişmesinin pek etkisi olmazmış zaten. 

Zaman günümüz. Bembeyaz İngiliz Fletcher ve Jamaika kökenli siyahi Tomlin aileleri hikayenin karakterleri. Fletcherların oğlu Michael ve Tomlinlerin oğlu Delroy sınıf arkadaşları. Fletcher baba aşırı bembeyaz İngiliz Irkçısı ve bu yakın arkadaşlıktan hiç memnun değil. Oğul Michael, tüm aile fertleri gibi babasının ırkçı söylemlerine karşı çıkmayarak ona yaranmaya ve onayını almaya çalışan ama aslında onun gibi düşünmeyen bir genç adam. Delroy kankasını bir gün ailesiyle tanıştırmak için eve davet ettiklerinde, Michael’ın kız kardeşi Carly’nin Delroy’a aşık olması durumu daha da karmaşıklaştırıyo. Tabii kısa süre sonra sevgili oluyorlar ve hatta Carly hamile kalıyor ve aileler birleşiyor. Neyse ki bu kadarını görmeden maç izlerken kalpten giden baba Fletcher’ın cenazesinde sarhoş Michael adeta babası içinde çıkmışçasına Delroy’a ırkçı söylemlerle hönkürdükten sonra tadlar kaçıyor. Biraz da daddy issue falan var oralarda ama hiç girmeyeyim o konuya, aşırı uzar mevzu. Hikaye örgüsünde sonra Carly bebeklerini doğuruyor ve aileler yakınlaşmak zorunda kalıyor. Şimdi kısaca 3 perspektifi de anlatıcam am kendi izlediğim sırayla:

  1. 1. Delroy: Siyahi genç adam çocukluktan beri ırkçılığa maruz kalıyor ve hikayesindeki ana mevzu Carly’nin doğumuna yetişmeye çalışırken, aranan bir siyahi’ye benzediği iddia edilerek polis tarafından metroda sorgulanması ile hareketleniyor. Polise küfür edince (aslında küfür ettirilince, çünkü polis resmen küfür etsin diye Delroy’a psikolojik baskı yapıyo) tutuklama, mahkeme ve elektronik kelepçeyle ev hapsine mahkum edilip, çocuğunun doğumuna yetişemiyo. Bu olaylardan önce de zaten Fletcher babanın cenazesinde Michael’den nefret speech yemiş, bir de doğuma yetişemeyince Carly’den telefonda bir posta ırkçılık dolu paparasını yiyip evinde kelepçesiyle mahkum kalıyo. Yazık ya çocuğa, gelen giden buna sövüyor mağdur evlat. Aslında asla da mağduru oynamıyo hayatta, eşşek gibi de çalışıp, vergisini veren düzgün bir İngiliz vatandaşı. Kolonilerden getirilmiş ailesinin doğma büyüme İngiliz çocuğu, ama asla bembeyaz İngilizler kadar İngiliz olamıyor.


    2. Michael: Ayrıcalıklı bembeyaz kardeşimiz aslında baba problemlerinden dertli. Sert, ırkçı ve sevgisini gösteremeyen bir babanın kabul görmeye çalışan erkek çocuğu. Delroy da okuldan, mahalleden kankası. Onun jenerasyonunda ırkçılık yumuşamış olsa da, kendisi öyle düşünmese de babasından duydukları adamın içine işlemiş. Cenazede hönkürdükten sonra tabii ki pişman olup özür diliyo ve bir noktada yeğenden sonra aralar tatlıya bağlanıyo. Michael’ın babadan uzağa düşen fikirleri ilk başta garip gelse de, baba öldükten sonra aslında aileden gizli bir şekilde bu fikirlerini sorguladığını öğrendiğinde biraz daha akla yatıyo durum. Michael bize kökeni ırkçı ve kolonyalist olan İngiltere’nin çöküşünü ve yeniden doğmaya çalışmasını simgeliyor gibi. Eski köklerden kopuş ve yeniyi doğurma sancılarını sonuna kadar yaşıyo ve yaşatıyo.


3. Carly ve Denise (Delroy’un annesi): Closing Time adını verdikleri bu son bölüm de yeni İngiltere’nin doğum müjdesi için yapılmış. Son hesaplaşmalar ve en sonunda el ele yeni bir başlangıca yürüyüş. Bir nefret-sevgi ilişkisi, iki dik kafalı kadının birbirini anlama ve dayanışma yolculuğu gibi de bir yandan. Bu oyunda ırkçılığın diğer tarafını da görüyoruz ve siyahi aile üyelerinin Denise’i oğlu beyaz bir kızla evlendiği için onu suçlamasını, aslında siyahilerin de beyazlara çok da farklı davranmadığına şahit oluyoruz. Oyun tabii ki ezilenin yanında ve ağırlıklı olarak siyahilere yapılan ırkçılıktan dem vuruyor ama bu karşı tarafın nüanslarını da vermesi oyunu daha da gerçekçi ve derinlikli hale getiriyor.

Sahnelemede inanılmaaazz detaylar vardı. Dekor yok sahne de sadece yerden yükselti şeklinde kırmızı bir artı. Bu kırmızı artı işareti İngiltere bayrağının beyaz zemin üzerindeki şekil. Tam bir eski İngiltere simgesi, çünkü United Kingdom yani Birleşik Krallık bayrağı farklı ve daha kapsayıcı bir bayrak (İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’yı da içine alıyor). İlk oyunda Michael yerdeki bayrak simgesine hiç zarar vermiyor, ikinci oyunda Delroy yerdeki kırmızıyı yırtıyor, ve son oyunda artık zemin kırmızı değil. Yani o yaşam, ölüm ve yeniden doğum akışı sahnenin zeminde bile ifade ediliyo.

Seyirciler yuvarlak düzende ve oyun akışı sahnenin her köşesinden geçiyo zaten. Dekor yok, sadece aksesuarlar var, onlar da duvarlardaki raflara yerleştirilmiş ya da kırmızı yükseltinin altlarına yerleştirilmiş. Oyuncular seyircinin olmadığı her köşeyi aktif olarak kullanıyo. Işık adeta sahnede bir oyuncu gibi. Flashback geçişleri, karakter değişimleri, zaman değişimleri, duygu geçişleri yani her şeyde ışık ön planda ve adeta sahnede oyuncu kadar etkili. Mesela müzik bu kadar ön planda değil ama ışık inanılmaz! 

Oyunculara ne söyleyeceğimi bilemiyorum. 1 saat 40 dakika arasız oynayıp seyirciyi koltuğuna mıhlayan bir oyuncuya ne denebilir ki? Oyun yarı açık, çok emin değilim doğru bir tabir mi, yani seyirciyle iletişime giriyo ama oyundaki karakter olarak. Ve sadece laf atmak değil, diyalog ve hatta bazen seyriciyi dahil etmek de var. Bu anlar tabii bir enerji değişimi, biraz kahkaha vs derken oyunun ritminde çok etkili oluyo. Üç oyunun da baştan sona akış ritmi çok iyi planlanmış, kesinlikle sıkılmadan ve oyundan hikayeden kopmadan izlettiriyor. Her oyunda aynı şekilde oynanan flashback sahneleri var. Tek oyuncu hem 2 karakter arasında oldukça hızlı şekilde diyalog akıtıyo, hem arada anlatıcı olarak replikleri var, bir de arada flashaback’ten çıkıp geri giriyor. Biliyorum çok saçma gibi okunuyo ama vallahi bunların hepsi oldu! Karakterler arası ses ve postür değişimleri olurken, geçişler ışıkla destekleniyo ve her ışık değişiminde tak-tak-tak ses de duyuyoruz. O kadar hızlı oynuyorlar ki bu sahneleri, seyirci olarak nefessiz takip ediyoruz. ‘Oyunculuk çok iyi’ demek adeta hakaret olur gibi hissediyorum yani o derece.

Beni zorlayan bir tek aksanları oldu. Hepsi kendi ait olduğu grubun en ağır aksanıyla oynadıkları için bir süre anlamakta zorlandım. Hatta kültürel referansları falan da düşününce oyunu yüzde 85-90 anlamış olmak ve o yüzde 10-15ten mahrum kalmak beni üzdü. İnsan böyle oyunların dibini kazımak istiyo çünkü!

Bu oyunun bir Türkiye adaptasyonu da muhteşem olabilir diye düşündük çıkışta. Delroy’un yerinde bir Kürt genci, Michael’ın yerinde aşırı milliyetçi aile kökenli bir Türk genci ve benzer bir aile bağlantısıyla benzer bir derinlik yaratılabilir. Ya da Kürt yerine Ermeni ya da başka azınlıkları da koyabiliriz. Sonuçta dünyanın farklı yerlerinde aynı hikayeler yaşanmıyor mu?

8 Eylül 2024 Pazar

ŞİMDİ YAZSINLAR, KRAL GERİ DÖNDÜ!

 İ-n-a-n-a-m-ı-y-o-r-u-m

Buraya yazmayalı 10 yıl olduğuna İNANAMIYORUM!

Sanki en fazla birkaç senedir yazmamışım gibi hissediyorum ben yahu. 10 yıl da biraz abartı mı olmuş ne 

Son 10 yılda ben evelendim, iki çocuk yaptım (yaptık - tek başıma yapmadım zira), ve İngiltere'ye taşındım. Değişmeyen şey ise hala çılgınlar gibi oyun izlemekte olduğum. 6 yıldır İngiltere'de zamanım el verdiğince - 2 çocuklu bir aile bireyi olarak işler artık eskisi kadar rahat ve esnek değil tahmin edersiniz ki! - oyun. müzikal. festival vs den eksik kalmıyorum. Yani hikayeler devam gençler!

Ama bazı sebeplerden burayı aktif tutmayı beceremedim. Sebepler sıralı liste;

1. Burada izlediğimin kime ne faydası var? Londra'da şöyle bir oyun izledim siz de gidin desem ukalalık olur gibi geldi. 

2. Zamanım yok be kanka. Uzun süre doğum-çocuk-göç-yerleşme-adaptasyon vs gibi uzayıp gidebilecek bahanelerden ötürü zaman bulamadım.

3. Ben kim köpek? Burada gördüklerimden belki Türkiye'deki tiyatrocu canlar ilhamlanır diye düşündüğüm oldu ama sonra dedim ki: Götüm! Sen kimsin de burdaki oyunlardan gördüklerinle ahkam keseceksin de, falan filan. 

4. Aslında hep kafamda yazdım. Her oyundan sonra ben aslında yazılarımı yazdım. Ama kafamda. Yani kimse okumadı, bilmedi ama ben yazdım. Bunu da asla ispatlayamam.

Peki şimdi ne oldu? 

Açıkçası net hiç bir şey de olmadı. Artık biraz zamanım oldu çünkü çocuklar büyüdüler ve kendi zamanları olmaya başlayınca, bizim de kendi zamanımız oldu. Çünkü Almanlar yenilince... Eheheh şakacı! 

İzlediklerim içimde çok birikti ve büyüdü. Ben büyüdüm. Başkaları için değil kendim için şeyler yapmaya başladım. O nedenle artık burada kendim için, kayıt tutmak için, anı bırakmak için yazmaya dönmeye karar verdim. 

Hala iyi bir izleyici olduğumu düşünüyorum. Kendimce izlediklerimi farklı açılardan yorumlayabiliyorum. Asla profesyonel bir iddiam yoktu hala da yok ve olmayacak da. Yine eskisi gibi, yine baştan sona hikayeler şeklinde ve yine kendi bildiklerimle yazacağım. 

Haa bir de bu blog işleri çok değişti tabii, daha popüler başka platformlar doğdu, ben de birkaç platformda aynı anda yazmak gibi bir manyaklığa soyunuyorum ama modelim çok basit: kopyala-yabıştır. Yani içerik aynı, ama birkaç platformda aynı anda online. Bilmiyorum ama belki bir süre sonra birinde karar kılar ve tek yerden devam da edebilirim. Sonuçta kime ne?

Haydi bakalım 10 yıldır yoktum demişler ki öldü, şimdi yazsınlar KRAL GERİ DÖNDÜ!




10 Şubat 2014 Pazartesi

BABAMIN CESETLERİ / KREK

Bir direniş günüydü.. Yine birtakım yasaklara isyan için Taksim'de toplaşma günüydü.. Almanya'dan kuzen, Ankara'dan enişte, Orta Doğu'dan sevgili gelmişti.. Eyleme denk getirdiğimiz oyun günü sebebiyle gazı uzaktan uzaktan koklayarak Asmalı'da buluştuk gençlerle. Dünyanın 4 ayrı yerinden gelen bu mutheşem dörtlüyle Krek Sahne'ye gitmek için yola çıktık. Arkadaş Krek sahnesi de ne uzakta ya! Ona rağmen de bilet bulunamıyor ya ben işi demiyorum :)

Profesör doktor adayı bilim kadınımız tiyatroya gitmek istedi! Nürnberg'den kalkmış gelmiş, isteğine karşı durulmaz.. Biz de dedik ki değişik bir tecrübe yaşatalım, Krek'in camlı odasında film lezzetinde oyun izletelim. Geçen sezondan beri ara ara niyetlenip bir türlü denk getiremediğim Babamın Cesetleri'ne de yer bulunca da durmadık uçtuk.

4 kişiden 3'ünün ilk tanışması oldu Krek ile. Santralİstanbul'a ne olur ne olmaz diyerekten biraz erken gittik. Kahvelerimiz eşliğinde hangi çiftin hangi ülkede yaşayacağına dair sohbetimizi ederken baktık vakit tamam, kulaklıklarımızı alıp içeri girdik. Sistem ilk tecrübesini yaşayanlarda yeterince merak uyandırmaya başlamıştı ki ışııııkkkk ve oyuuuuun!

Sizin Krek'le ilişkinizi bilmem ama hiç hayal kırıklığına uğramadığım tek ekip olabilir.. Haaa pardon yaa bir tek "Bomba" faciası vardı, hani şu kısa oyun olan :) Onun dışında pek bir hüsrana uğramadık bu güne kadar. Babamın Cesetleri de neyse ki ter köşe yapmadı da misafirlerimize mahcup olmadık..


Oyun hastane odasındaki  bir aile babası etrafında şekilleniyor. Ailesiyle ezelden sıkıntılı bir savaş muhabiri baba ve onun diğer aile bireyleriyle hesaplaşması durumu söz konusu. Baba yeri gelmiş "şeytanın arkadaşı" olmuş cephede makinası elinde..İki erkek çocuğundan daha çok, cephelerde çatışma görmüş, ödüllü fotoğraflar çekmiş babamız hastalığıyla aileyi bir araya getiriyor. Bu kadar süre uyuyan babalarının yanı başında yan yana ve sessiz kalan aile üyelerinin kendi aralarındaki sorular ve sorunlar havada uçuşmaya başlıyor.



Abi bir yönetmen adayı, asla çekemediği filminin peşinde yıllarını heba etmiş. Küçük kardeş düzenli maaşı olan bir işte hayat sürdürmekte, karısı ve kızıyla mutlu taklidi yapmakta. Bir ara "kimin eli kimin cebinde" moduna bürünmeye yaklaşan oyunu Çağan Irmak filmlerine benzetesimiz gelmiyor değil. Hafif dizi senaryosu kıvamına girmekten de son anda kurtulmuş dramatik durumlar söz konusu. Ama bunlar oyunun bütününe iyi dememizi engelleyecek kadar doruk noktasında değil tabii.



Oyunun en can alıcı yeri ise yataktaki babanın Ruanda'daki savaştan bir kesit anlattığı o 20 dakika.. Resmen yattığı yerden attığı tiratla bizi yerimize mıhlayan Şerif Erol'u nefessiz izledik. İzledik değil de aslında dinledik demek daha doğru. 20 dakikada Ruanda'ya gittik ve o evin içinde "şeytanın arkadaşı" olduk.



Ve benim için oyundan aldığım en güzel son tüm karakterlerin hem çok suçlu hem de çok masum olmalarıydı. Kimisine göre bu durum yazarın karakterlere kıyamayıp kimseyi "kötü" yapmaması olarak görülebilir. Bu oyun özelinde benim hoşuma gitti, neden ben de bilmiyorum :)


Öner Erkan'ın oyunculuğunu çok beğendiğimi söyleyemiycem. İlgimiz daha çok Defne Kayalar ve Şerif Erol üzerinde yoğunlaşmıştı. Defne Kayalar ailenin kafası karışık gelini rolünde oldukça iyi bir oyunculuk sergiledi. O masum, o ara bulucu, o bekleyen, o ikinci plana atılan kadını çok güzel ortaya çıkarmış ve çok sade, temiz bir oyunculukla göstermiş. Şerif Erol ise "adam yattığı yerden ne oynuyo be arkadaş" dedirten bir kıvamda. Bütün oyun boyunca sadece profilden görebildiğimiz babanın kendince haklılığı, buna rağmen ailesine mahcubiyeti, "ben buyum arkadaş, hep buydum" diyen özgür ruhu çok izlenesi ve beğenilesi duruyor sahnede.


 Dekora zaten diyecek lafımız yok.. Bütün detaylarıyla tam bir hastane odası. Oda kapısı açıldığında içerden gelen anons sesleri bile düşünülmüş. Zaten mikrofonlar sayesinde oyuncuların adımları, nefesleri bile duyulabiliyor. Dolayısıyla konuşmalar günlük tonlardan ve fazlasıyla gerçekçi. Yani sahneye hem uzaksınız hem yakın, hem soyutlanıyorsunuz hem dibine kadar içini yaşıyorsunuz. İşte bir yandan bunlar hep maddi imkan.. Diğer yandan yaratıcılık..


 Oyun sonrasında hava muhalefeti ve yorgunluk sebebiyle hemen dağıldık ve tek seçeneğimiz yine taksi kullanmak oldu! Oyun da biraz uzun olunca tabii o saatte shuttle falan kalmamış oluyor. Çileli başım! Kadıköy'e varana kadar gün döndü tabii.

Neticede oyun güzel, mekan uzak, Krek iyi hoş. Biletler Biletix'te mevcut ama ben kendilerinden alışverişi keseli uzun zaman oldu. Mekanı arayıp biletleri telefonda kredi kartıyla almanızı öneririm.


BABAMIN CESETLERİ / KREK

Yazan ve Yöneten: Berkun Oya
Prodüktör: Nisan Göknel
Işık: Cem Yılmazer
Oynayanlar : Defne Kayalar, Yurdaer Okur, Öner Erkan, Özge Özel, Şerif Erol, Ulaş Tuna Astepe


14, 15, 21, 22, 28 Şubat'ta Krek'te izlenebilir.

www.krek.net